-Bir Konya Güncesi: 15. Uluslararası Mevlânâ Şiir Şöleni Dolayısıyla Bir Seyahatname Denemesi-
Musa Kazım Arıcan
Defterin Başına Birkaç Satır
Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sini bir rüyayla başlatır. Rivayete göre rüyasında “şefaat” diyecekken dili sürçer, “seyahat” der; ömrü de âdeta o kutlu sürçmenin peşinde geçer. Ben ise bu defteri bir rüyayla bitiriyorum. Çünkü Konya’da, Mevlânâ Dergâhı’nın Gül Bahçesi’nde, Kubbe-i Hadrâ’nın gölgesinde ve dolunayın altında yaşadığımız o geceyi başka türlü tarif etmek kolay değil.
Seyahatname yalnızca yol yazısı değildir. Yolcunun gördüğü şehirler, geçtiği yollar ve uğradığı menziller kadar, bütün bunların yolcunun içinde açtığı yolların da kaydıdır. Hakiki seyahat biraz da insanın kendi iç coğrafyasında yaptığı yolculuktur. Bu sebeple bu defter, Ankara’dan Konya’ya gidişimizin, orada geçen iki günün ve dönüşün yalnız takvimi değil; aynı zamanda o yolculuk boyunca hatırladıklarımın, düşündüklerimin, kaybettiklerimin ve yeniden bulduklarimin iç haritası olsun istedim.
Bazı yolculuklar bir şehirden diğerine yapılır; bazıları ise insanın kendi içinden geçer. Yol aynı yoldur, tren aynı raylar üzerinde ilerler, bozkır aynı sarı ve kahverengi tonlarıyla pencerenin ardından çekilip gider; fakat yolcunun içinden geçen zaman değişmiştir. Bir zamanlar yanınızda oturanlar artık yalnız hatıranızdadır. Vaktiyle sıradan sandığınız sohbetler, yıllar sonra dönüp baktığınızda hayatınızın en kıymetli sahnelerine dönüşür.
25 Eylül Cuma günü saat 15.30’da Ankara’dan Konya’ya hareket eden hızlı trene binerken benim için de biraz böyleydi.
Aynı vagonda, beş dönem boyunca, on yıl sürdürdüğüm Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığı emanetini ve bayrağını devraldığım ve devrettiğim iki Genel Başkanımız da vardı. Bayrağı kendisinden devraldığım Genel Başkanımız ve bir önceki Türkiye Cumhuriyeti Tahran Büyükelçimiz Prof. Dr. Hicabi Kırlangıç Hocamız ile bayrağı devrettiğim TYB Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala Hocamız; Genel Başkan Yardımcımız ve Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi Başkanımız Mehmet Kurtoğlu Bey’le beraberdik. Ankara’dan Konya’ya uzanan raylar üzerinde eski günlerden yeni zamanlara, edebiyattan şiire, kültür hayatımızın meselelerinden değişen dünyada sözün ve sanatın istikbaline kadar pek çok şeyi tefekkür etme fırsatı buldum.
Tren yolculuklarının kendine mahsus bir düşünme hâli vardır. Dışarıdaki dünya hızla akar; içeride ise zaman bazen yavaşlar. Şehirler geride kaldıkça hatıralar yaklaşır. Gündelik hayatın telaşı içerisinde üzerinde duramadığımız nice mesele iki şehir arasındaki birkaç saate sığar. İnsan, bir tren penceresinden bakarken yalnız manzarayı değil, bazen kendi geçmişini de seyreder.
Benim zihnim de zaman zaman başka yolculuklara gidiyordu. Çünkü Ankara-Konya yolu benim hafızamda aynı zamanda D. Mehmet Doğan ağabeyle yapılan yolculukların yoludur. Türkiye Yazarlar Birliğinin şube kongrelerine, Mevlânâ şiir akşamlarına, kültür ve edebiyat buluşmalarına onunla nice defa bu güzergâhtan geçtik. Mehmet ağabeyin yolculukları hiçbir zaman yalnız bir yerden başka bir yere intikal değildi. Bir kelimeden başlayıp Türkçenin tarihine, bir şehir adından medeniyet tasavvuruna, bir hatıradan kültür politikalarımıza uzanan sohbetler olurdu.
İnsan bazı kimselerin yokluğunu belirli tarihlerde değil, belirli yollarda daha kuvvetli hissediyor. Çünkü yollar da hatırlar. Şehirler de hatırlar. Bir gar binası, bir otel lobisi, bir çay masası, bir otomobilin arka koltuğu, hatta tren penceresinden görünen bozkır bile zamanla insan hafızasının bir parçası hâline gelebiliyor.
Ilgın’dan Akşehir’e Uzanan Bir Hatıra
Yanlış hatırlamıyorsam 2021 yahut 2022 yılıydı. Bir Konya programının ardından TYB Konya Şube Başkanımız kıymetli Ahmet Köseoğlu ağabeyimiz bizi bir gün daha misafir etmişti. D. Mehmet Doğan ağabey, Ahmet Kot ağabey ve bendeniz; Ilgın’dan Akşehir’e uzanan, Ladikli Ahmed Ağa’nın manevî hatırasına ve Nasreddin Hoca’nın hikmet dünyasına dokunan güzel bir kültür seyahati yapmıştık.
Bugün dönüp düşündüğümde o yolculuğun kıymetinin yalnız gördüğümüz yerlerden ibaret olmadığını daha iyi anlıyorum. Asıl gördüğümüz birbirimizdi; asıl ziyaret ettiğimiz şey dostluktu.
Ilgın’ın sükûneti, Ladikli Ahmed Ağa’nın gönül iklimi, Akşehir’de Nasreddin Hoca’nın tebessümle hikmeti buluşturan dünyası… Anadolu’nun hem gülen hem düşünen, hem dünyevî hem manevî yüzü aynı günün içine sığmıştı. O gün Akşehir’de Mehmet ağabeyin söylediği, mânâsını hâlâ hatırladığım bir cümle vardı: Bu memleketin mizahı da hikmetten doğar; bizim gülüşümüz bile bir tefekkürdür.
İnsan yaşadığı ânın bir gün tarihî bir hatıraya dönüşeceğini bilmiyor. Sonra sofradaki sandalyelerden biri boşalıyor ve vaktiyle gündelik sandığımız bir gün, hafızamızın en değerli hazinelerinden birine dönüşüyor.
Pencerenin dışında bozkır uzanıp giderken Mesnevî’nin ilk sesi geldi aklıma. Mevlânâ eserine kamışlıktan koparılmış, ayrılıktan şikâyet eden neyle başlar. Fakat neyin iniltisi yalnız bir hüzün değildir; aslına dönme arzusudur. Giden güzel insanların hatırası da böyledir. İnsanı yalnız geriye çağırmaz; doğru taşındığında ileriye götürür. Hüzün, insanın omzuna çöken bir ağırlık olmaktan çıkıp bir yol azığına dönüşebilir.
Mevlânâ’nın ayrılıktan söz ederek başlayan Mesnevî’sini düşündüm. Ayrılık yalnız hüzün müdür; yoksa insanı aslına, dostuna ve nihayet kendisine götüren daha derin bir hatırlamanın başlangıcı mıdır?
Konya’ya giderken ben ikincisine inanmak istedim.
Çünkü bazı insanlar dünyadan ayrıldıktan sonra yokluklarıyla eksiltmezler; hatıralarıyla yolumuzu aydınlatan bir kandile dönüşürler. Bu yıl 15. Uluslararası Mevlânâ Şiir Şöleni’nin D. Mehmet Doğan ağabeyin aziz hatırasına ithaf edilmiş olması da yolculuğun manasını daha başlangıçta derinleştiriyordu.
Şehirden Önce Dosta Varmak
Konya Garı’nda bizi TYB Konya Şube Başkanımız Ahmet Köseoğlu ağabey karşıladı. Her zamanki nezaketi, dakikliği, içtenliği ve hasbîliği yine oradaydı.
“Hasbî” kelimesi üzerinde bilhassa durmak isterim. Hasbî insan, yaptığı işi bir karşılık beklediği için değil, o işin hayrına inandığı için yapar. Konya’nın kültür hayatına yıllardır bu ruhla hizmet eden bir insanın sizi garda karşılaması, henüz şehre girmeden o şehrin ruhuna girmek gibidir.
Evliya Çelebi bir şehri anlatırken kalesini, camilerini, çarşılarını, hanlarını sayar. Ben Konya’yı anlatırken önce insanlarını anmalıyım. Çünkü bir şehrin en kuvvetli surları, onu taşıyan insanlardır.
Kültür faaliyetleri yalnız bütçelerle, projelerle ve salonlarla kurulmaz. Arkasında yıllarca aynı heyecanı sürdürebilecek, karşılığını yaptığı işin hayrında arayan insanlar bulunmadıkça gelenek meydana gelmez. Bir program yapmak kolaydır. İkincisini gerçekleştirmek biraz daha zordur. Beşincisini sürdürmek irade ister. On beşincisine ulaşmak ise artık bir kültür hafızası kurmak demektir.
Bu bakımdan Karatay Belediyesi ile Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesinin, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın desteğiyle on beş yıldır sürdürdüğü Mevlânâ Şiir Şöleni’ni yalnız bir etkinlik olarak görmek eksik olur. On beş yıl artık yalnız takvim değildir; bir gelenektir, kültürel bir ısrardır, bir hafıza biçimidir. Türkiye Yazarlar Birliği de esasen kurulduğu günden beri tam bunu yapmaya çalışan, kültürel hafızayı canlı tutan gerçek anlamda bir sivil toplum kuruluşudur.
İlk akşam otelde yurt içinden ve yurt dışından gelen şair dostlarımızla buluştuk. Kırgızistan’dan Tataristan’a, Azerbaycan’dan Doğu Türkistan’a, Kerkük’ten Filistin’e ve Türkiye’nin farklı şehirlerine kadar geniş bir gönül coğrafyasından gelen şairler, yazarlar ve eski dostlar aynı sofrada yerlerini aldılar. Konya’dan kıymetli dostlarımız Bilal Kuşpınar ve Ertan Özensen hocalarımız da bize eşlik ettiler.
Bir taraftan Türkiye-Fransa maçını izliyor, bir taraftan uzun zamandır sürdüremediğimiz sohbetleri tamamlamaya çalışıyorduk. Maçın sonucu gönlümüzce olmadı. Fakat dünyanın ağır gündemi, memleketin bitmeyen koşuşturması ve hayatın üzerimize bıraktığı yorgunluk arasında şiir, kültür, edebiyat ve dostluk muhabbeti hepimize şifa oldu.
O akşam bir kere daha düşündüm: Edebiyat yalnız kitaplardan meydana gelmez. Edebiyatın bir de muhiti, şiirin bir de sohbeti vardır. Büyük edebî hareketlerin çoğu yalnız eserlerden değil; dergilerden, kahvelerden, kitabevlerinden, mektuplardan, yolculuklardan, ev sohbetlerinden ve dostluklardan doğmuştur.
Belki bugün edebiyatımızın en önemli meselelerinden biri de burada başlamaktadır: Edebî mahfillerimizi kaybettikçe müşterek konuşma dilimizi de mi kaybediyoruz?
Ertesi sabahki şiir atölyesi bizi tam da bu sorunun içerisine götürecekti.
Şiirin Yalnız Okunduğu Değil, Düşünüldüğü Yer
26 Eylül Cumartesi sabahı kahvaltıda, bir önceki gece daha geç saatte Konya’ya ulaşan TYB D. Mehmet Doğan Araştırmaları Merkezi Başkanımız Mustafa Orçan Hocamızla buluştuk. Adını taşıdığı merkezin başındaki isimle, o şahsiyetin hatırasına ithaf edilmiş bir şölenin sabahında aynı sofrada oturmak, hafızanın nasıl kendiliğinden örüldüğünü gösteren küçük fakat mânidar bir sahneydi.
Kahvaltının ardından hep birlikte Karatay Kültür Merkezi’ndeki şiir atölyesine geçtik.
Şiir şölenlerinde şiir okunması tabiidir. Şair gelir, şiirini okur; başka bir şair kürsüye çıkar, kendi sözünü söyler; dinleyici şiirlerle hemhâl olur ve program sona erer. Fakat bana göre şiir şölenlerinin bundan daha büyük bir vazifesi vardır: Şairleri buluşturmak kadar şiirin kendisini de tartışmaya açmak.
Ulusal ve uluslararası şiir şölenlerinde şiirin kendisinin konuşulduğu atölyeler, paneller ve fikrî müzakereler ne yazık ki her zaman yeterince yer bulmaz. Türkiye Yazarlar Birliğinin otuz yılı aşan şiir şöleni tecrübesinde, bilhassa Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’nde bunun çok kıymetli örnekleri yaşandı. Şiirin yanında fikir de şölenin parçası oldu; şair, yalnız şiirini okumadı, şiirin nereye gittiğini, dilin nasıl değiştiğini, gelenek ile yeniliğin, toplum ile sanatın münasebetini de tartıştı.
Mevlânâ Şiir Şöleni’nin yaklaşık beş yıldır şiir atölyesiyle birlikte yürütülmesini bu yüzden son derece önemsiyorum. On beş yıllık bir geleneğin son beş yılında şiir artık yalnız okunmuyor; düşünülüyor da.
Ahmet Köseoğlu ağabeyimiz açılışta bu tecrübenin hikâyesini anlattı ve şölenin şiir okuma programının ötesinde, şiirin bugünkü meselelerinin konuşulduğu bir zemine dönüşmesinin önemini vurguladı.
Genel Başkanımız Muhammet Enes Kala Hocamız ise şiir ile felsefenin kadim akrabalığı üzerinde durdu. Klasik düşünce ve mantık geleneğimizde burhan, cedel, hitabet, şiir ve mugalatanın insanın hakikatle, sözle ve iknayla kurduğu ilişkinin farklı biçimleri olarak ele alınmasını hatırlattı.
Bu bakımdan şiir yalnız duygunun taşması değildir; bir şuur ve idrak biçimidir.
Modern çağ, felsefeyi neredeyse bütünüyle kavramın, şiiri ise yalnız duygunun alanına bırakmış gibidir. Oysa büyük şiir yalnız hissettirmez; düşündürür. Büyük felsefe de yalnız kavramlaştırmaz; kimi zaman insanı kelimenin bittiği ve şiirin başladığı eşiğe getirir.
Mesnevî bunun en büyük örneklerinden biri değil midir? Mesnevî şiirdir; fakat aynı zamanda insanın kimliği, iradesi, aşkı, nefsi, bilgisi, ahlâkı, ölümü, varlığı ve hakikatle münasebeti üzerine bitmeyen bir düşünme çağrısıdır. Şiir ile felsefe belki tam burada birleşir: Her ikisi de görünenden daha fazlasının bulunduğunu insana hatırlatır.
Ben de açılışta on beş yıldır bu geleneği kararlılıkla devam ettiren TYB Konya Şubemize ve hassaten Ahmet Köseoğlu ağabeyimize; uzun yıllardır verdiği destekle Mevlânâ Şiir Şöleni’ni âdeta bir Karatay şiir geleneğine dönüştüren Karatay Belediye Başkanımız Hasan Kılca Bey’e şükranlarımı arz ettim.
Ayrıca iki teklifimi paylaştım. İlki, Şiir Atölyesi’nin Türkiye’de yayımlanan şiir ve edebiyat dergilerinin, farklı edebî mahfillerin ve şiir anlayışlarının buluştuğu müşterek bir zemine dönüşmesiydi. Birbirlerini uzaktan eleştiren yahut hiç duymayan çevreler burada yüz yüze gelebilir; şairle eleştirmen, usta ile genç, gelenekçi ile yenilikçi aynı masa etrafında şiirin meselelerini konuşabilirdi.
İkinci teklifim ise uluslararası boyutun yalnız “farklı ülkelerden gelen şairlerin kendi şiirlerini okuması” ile sınırlı kalmamasıydı. Kırgızistan’da şiirin bugünkü durumu nedir? Tataristan’da ana dil ile şiirin ilişkisi nasıl seyrediyor? Azerbaycan’da yeni kuşak hangi meselelerin peşinde? Doğu Türkistan’da şiirin dili neyi taşıyor? Kerkük’te Türkçe şiirin hafızası nasıl muhafaza ediliyor? Filistin’de şiir yalnız estetik bir ifade midir, yoksa hafızanın, acının ve direnişin de biçimi midir?
Bu soruların konuşulduğu bir Mevlânâ Şiir Atölyesi, Konya’yı yalnız uluslararası şairlerin uğradığı bir şehir olmaktan çıkarıp dünya şiirinin nabzının tutulduğu bir merkeze dönüştürebilir. Mevlânâ’nın şehrine de böylesi yakışır.
Atölyenin ana başlığı son derece yerindeydi: “Günümüz Şiiri: Fiilî Durum.” Osman Özbahçe’nin yönettiği panelde Hayriye Ünal, Hakan Şarkdemir ve İdris Ekinci konuştu. Konuşmaların ortak tarafı, şiire romantik bir dokunulmazlık alanı tanımamalarıydı. Çünkü şiiri gerçekten seviyorsak, onun meselelerini konuşmaktan çekinmemeliyiz.
Osman Özbahçe günümüz şiirinin bir kriz içerisinde bulunduğunu açık biçimde dile getirdi. Şiir dergilerinin satışında ciddi zorluklar yaşandığını, vaktiyle edebî meselelerin tartışıldığı salonların bugün aynı ilgiyi görmediğini, şiirin kamusal hayat içerisindeki eski merkezî yerini kaybetmiş göründüğünü söyledi. Şiirin “azınlığın sanatı”, “erbabının işi” olduğu fikrini de hatırlattı.
Burada hassas bir ayrım yapmak gerekir. Şiirin herkes tarafından okunmaması ile şiirin insanla bağını koparması aynı şey değildir. Kalabalığı kaybetmekten korkan şiir kendisini kaybedebilir; fakat “azınlığın sanatı” olmak da şiirin kendi içine kapanması anlamına gelmemelidir. Belki şiirin bugünkü krizi nicelik krizi değildir; muhatabıyla kurduğu ilişkinin krizidir.
Hayriye Ünal: Parçalanan Merkez ve Şiirin Altı Yüzü
Hayriye Ünal Hanımefendi, Buzdokuz tecrübesinden hareketle günümüz şiirinin farklı yönelimlerini anlattı. Uluslararası şairlerle şiiri tartışmanın maddî imkânlar sebebiyle kolay kurulamadığını, Konya’daki bu buluşmanın bu bakımdan ayrıca kıymetli olduğunu ifade etti.
Onun şiir için kullandığı kavramlardan biri özellikle dikkat çekiciydi: Sıkılaştırma. Şiir, dilin sıkılaştırılmasıdır. Şair yalnız kendisine geleni tekrar etmemeli; onu yorumlamalı, sezgileri harekete geçirmeli, çağın ruhunu yakalamalıdır. Şair hem pratisyen hem teorisyen olmalı, kendi şiiri kadar şiir hakkında düşünmeye de cesaret etmelidir.
Ünal, günümüz şiirinde altı eğilimden söz etti. Bireysel ve itirafçı, psikolojist şiir; sokaktaki insanın diliyle kurulan ve zaman zaman anonimleşme tehlikesi taşıyan şiir; hakikatle romantik salınım arasında duran metamodern arayışlar; Buzdokuz’da da örnekleri görülen görsel şiir; şiirimizin farklı dönemleriyle ilişki kuran toplumsal ve geleneksel damar; nihayet politik doğruculuğun giderek kapalı bir alana dönüşebildiği şiir.
Bu tasnif, artık tek bir “günümüz şiiri”nden söz etmenin ne kadar güçleştiğini gösteriyordu. Dijital dergiler çoğalıyor, şairler kendi bloglarında ve hesaplarında şiirlerini yayımlıyor, editörün ve edebî çevrenin aracılığı azalıyor. Bunun özgürleştirici bir tarafı kuşkusuz var; şair şiirini görünür kılabilmek için eskisi kadar kapı çalmak zorunda değil. Fakat bunun başka bir bedeli de bulunuyor: Merkez ortadan kalktıkça ölçü de parçalanabiliyor. Herkes kendi yayıncısı, kendi editörü, hatta kimi zaman kendi eleştirmeni hâline geliyor.
Çoğulluk elbette kıymetlidir. Fakat birbirini duymayan seslerin çoğalması her zaman çok seslilik meydana getirmez; bazen yalnız kakofoni üretir.
Ünal’ın politik doğruculuk etrafındaki eleştirisi de burada önem kazanıyordu. Eleştirilemez hâle gelen şiir gelişemez. Çünkü eleştiri şiirin düşmanı değil, doğru yapıldığında onun nefesidir.
Hakan Şarkdemir: Şiir, Çıkarı ve Faydayı Dışlar
Hakan Şarkdemir şiirin mahiyetine daha köklü sorular üzerinden yaklaştı. Sartre’ın modern lirik şiir üzerine değerlendirmelerinden başlayarak 2001 sonrasında, İkiz Kuleler hadisesi ve dijital mecranın yükselişiyle şiirin başka bir boyuta geçtiğini söyledi. Hece’den yeni heceye, epikten neo-epiğe, İkinci Yeni’den toplumcu gerçekçiliğe, madde şiirden görsel şiire kadar Türk şiirinin yakın tarihinden geniş bir panorama çizdi. Nâzım Hikmet’e, hat sanatına, romansı ve felsefî şiire uzanan farklı biçim arayışlarının Türk şiirinde karşılık bulduğunu hatırlattı.
Fakat bütün bu tartışmaların altında daha kadim bir soru vardı: Şair kimdir?
Şarkdemir’in ifadesiyle şair, bir taraftan dili kurarken öte taraftan onu parçalayan insandır.
Bu tanım üzerinde durmaya değer. Gündelik dil anlaşmak için kelimeleri belirli vazifelere bağlar. Şiir ise bazen kelimeleri bu vazifelerinden azat eder; onları sözlük anlamından çıkarıp hafızaya, sese, ritme, çağrışıma ve sessizliğe teslim eder. Bu sebeple şiiri düzyazının daha süslü bir biçimi sanmak büyük bir yanılgıdır. Şiir başka türlü düşünür, başka türlü görür, başka türlü söyler; belki her şeyden önemlisi, başka türlü susar.
Şarkdemir’in Hassân bin Sâbit üzerinden hatırlattığı Yemen kumaşı benzetmesi de şiirin çok katmanlılığını güzel anlatıyordu. Şiir tek çizgiden meydana gelmez; şeritli, katmanlı, farklı renkleri ve dokuları bulunan bir kumaş gibidir.
Onun üzerinde ısrarla durduğu başka bir mesele de şiirin talimata ve çıkara indirgenemeyeceğiydi. Şiir hakikatle ilişkilidir; fakat hakikat adına verilmiş bir talimat değildir. Ahlâkî olabilir ama ahlâk dersi değildir. Toplumsal olabilir fakat bildiri değildir. Bir davanın acısını duyabilir, fakat slogana dönüştüğü anda kendi imkânını daraltır.
Sanatın pek çok alanının piyasa ile bütünleştiği bir zamanda şiirin bütünüyle ticarî mantığın içine girmemesi de onun zayıflığı değil, belki koruduğu son özgürlük alanlarından biridir. Her şeyin fiyatının konuşulduğu bir çağda fiyatı olmayan şeyin sesi elbette kısılabilir. Fakat kısıldığı ölçüde, belki de kendi hakikatine yaklaşır.
Şarkdemir’in konuşmasından zihnimde kalan en kuvvetli meselelerden biri de ekran oldu. Son otuz yılda insanla hakikat arasına giderek daha fazla ekran girdi. Önce televizyon, sonra bilgisayar, ardından telefon ve bugün insanın bütün hayatını kuşatan dijital ortam…
Bir dağa bakmadan önce fotoğrafını çekiyor, bir sofraya oturduğumuzda yemeğin tadından önce görüntüsünü kaydediyor, bir sözü düşünmeden paylaşıyor, bir şiirin içinde beklemeden onu “beğeniyoruz”. Böyle bir mecranın şiiri değiştirmemesi mümkün müdür?
Mecra yalnız sözü taşımaz; bir müddet sonra sözün biçimini, hızını ve hatta tabiatını da değiştirir. Ekran hız ister, şiir yavaşlık. Ekran geçiş ister, şiir durmak. Ekran sürekli yeniyi talep eder; şiir ise üç yüz, beş yüz, sekiz yüz yıl önce söylenmiş bir sözün bugün yeniden doğabileceğini gösterir.
Belki çağımızda şiirin en önemli vazifelerinden biri tam da burada beliriyor: Şiir hız çağında yavaşlığın, tüketim çağında kalıcılığın, gürültü çağında işitmenin sanatıdır.
İdris Ekinci: Dünü Bilmeden Bugünün Şairi Olunabilir mi?
İdris Ekinci ise bugünün şiirine bakabilmek için geçmişe doğru bir kazı yapmamız gerektiğini söyledi. Yakup Kadri’nin yaklaşımını hatırlatacak biçimde “bugün biraz da dünün eseridir” fikri üzerinde durdu. Gelecek belirsizdir, bugünün içindeyiz; fakat dün gerçekleşmiştir ve onu inceleyebiliriz. Bu yüzden şiiri yalnız bugünkü metinleri okuyarak değil, onun nasıl dolaşıma girdiğini, nasıl kanonlaştığını ve kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını görerek anlayabiliriz.
İkinci Yeni’yi yalnız İkinci Yeni şairleri kurmadı. Onları yayımlayan dergiler, tartışan eleştirmenler, basan yayınevleri, üzerine kitap yazan araştırmacılar ve yıllar boyunca devam eden edebî tartışmalar da İkinci Yeni’nin bugün hâlâ canlı olmasını sağladı.
Bir şiirin yazılması başka şeydir; dolaşıma girmesi başka, kanonlaşması başka, yeni kuşaklara ulaşması başka.
İdris Ekinci’nin “merkezsizlik” ve “ultra-bireyselleşme” tespitleri bu bakımdan önemliydi. Bugün herkes kendi merkezinde, herkes şiirini yayımlayabiliyor; fakat herkes başkasını ne kadar okuyor? Daha mühimi, kendisinden önce yazılmış olanı ne kadar biliyor?
Garip şiiri kendisinden önceki şiiri biliyordu. İkinci Yeni, öncesiyle hesaplaşıyordu. Toplumcu gerçekçilerin de geleneğe karşı bir tavrı vardı. Reddetseler bile neyi reddettiklerini biliyorlardı. Bugün ise bazen geçmişi bilmemek özgünlük zannediliyor. Oysa gelenek, geçmişi tekrar etmek değil, insanın nereden konuştuğunu bilmesidir.
Kendinden önce ne söylendiğini bilmeyen insan, çok yeni zannettiği bir sözü yüz yıl sonra yeniden söylüyor olabilir.
Ekinci’nin dijital şiire ilişkin “kullan-at” benzetmesi de üzerinde düşünülmeye değerdi. Şiir yazılıyor, paylaşılıyor, birkaç saat görünür oluyor, ardından bir yenisi geliyor. Bazen şair birkaç ay önce yazdığı şiiri kendisi bile hatırlamıyor. Tüketim kültürünün “kullan, at, yenisine geç” zihniyeti kelimeler dünyasına da sızıyor.
Oysa şiir bunun tam tersidir. İnsan bazen bir mısrayı ömür boyu taşır. Bir beyit, şairinin ölümünden yüzyıllar sonra başka bir insanın hayatına girer. Yunus bunun için yaşıyor. Fuzûlî bunun için yaşıyor. Şeyh Galib, Âkif, Nâzım, Sezai Karakoç bunun için yaşıyor.
Büyük şiirin zamanı takvim zamanı değildir. Onun kendine mahsus başka bir zamanı vardır. Belki ebediyet fikrinin insan hayatındaki en zarif izlerinden biri şiirdir.
Ekinci, İsmet Özel’in anlattığı bir hatırayı da aktardı: İspanya’da bir hadise yaşandığında insanların önce şairlerin ne dediğine baktığını; bugün bizde ise büyük bir hadise karşısında şairin düşüncesinin eskisi kadar merak edilmediğini söyledi. Bunun sorumluluğunu yalnız topluma, siyasetçiye yahut eğitim sistemine yüklemek yerine şairin kendisine de dönüp bakmak gerektiğini ifade etti. Şairin söylediğine gerçekten inanıp inanmadığı, sözü bir hakikat arayışı için mi, yoksa yalnız kendi görünürlüğü için mi söylediği sorusu burada önem kazanıyordu.
Konya’nın bir zamanlar Çerağ, Jurnal ve başka dergilerle sahip olduğu şiir mahfillerini, bugün Mahalle Mektebi’nin sürdürdüğü çizgiyi de hatırlattı. İbrahim Demirci ağabeyin “İlla Yunus, illa Yunus” sözünü anarak Yunus’un çarşısını bugünün dijital çarşısıyla yan yana getirdi.
Bu benzetme üzerine ben de uzun uzun düşündüm. Yunus’un çarşısında satılan şey nefsin terbiyesiydi; bugünün dijital çarşısında ise çoğu zaman nefsin kendisi sergileniyor. Herkes kendi tezgâhını kuruyor, kendi sesini pazarlıyor. Fakat Yunus’un tezgâhında bir fark vardı: O satmaya geldiği yükü önce kendisi taşımıştı.
Müzakere bölümünde İbrahim Demirci ağabeyimizin talebi üzerine Ekinci tarafından 2000 sonrası şiir üzerine çalışmalar, Cenk Gündoğdu’nun değerlendirmeleri, Yalçın Armağan’ın Şiirin Dolaşımı adlı eseri ve farklı antolojiler gündeme getirildi. Cahit Zarifoğlu’nun kimi çalışmalarda yokluğu, Sezai Karakoç’un “klasik” görülerek kenara itilmesi gibi tercihler üzerinden estetik ile ideolojik tasniflerin sınırları tartışıldı.
Bir antolojiden kimin çıkarıldığı, bazen içine kimin alındığı kadar çok şey söyler. Zarifoğlu’nun yokluğu, bir haritadan bir dağın silinmesine benzer. Dağ yerindedir, fakat o haritayla yola çıkanın istikameti şaşabilir.
Şiir tarihi bize bir kere daha şunu gösteriyordu: Kanon yalnız yazılanlardan değil, hatırlananlardan da meydana gelir.
Atölyenin güzel geleneklerinden biri olan güldeste de bu hafıza düşüncesinin somut karşılığıydı. Her yıl şairlerden ikişer şiir isteniyor; bu yıl yirmi şairin kırk şiirinden bir seçki hazırlanmıştı. Güldeste, kelimenin hakiki manasıyla farklı bahçelerden derilmiş ve aynı kurdeleyle bağlanmış bir gül demetiydi.
Söz uçar denir. Şiirde bazen söz de kalır. Yeter ki kendisine bir gönül ve bir hafıza bulabilsin.
“Kendini Bulan Şehir” ve Şubenin Görünmeyen Kürsüsü
Atölyenin ardından Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubemize geçtik. Bizi burada başka bir güzellik bekliyordu: Ahmet Köseoğlu ağabeyimizin şehir yazılarının üçüncü halkasını teşkil eden yeni kitabı Kendini Bulan Şehir için küçük fakat son derece mânidar bir tanıtım ve takdim “toy”u gerçekleştirildi.
“Toy” kelimesini özellikle seviyorum. Eski dilimizde toy yalnız toplantı değildir; düğün, bayram, bir araya gelmek, sevinci paylaşmak, sofrayı çoğaltmak, birlikte bulunmak demektir. Bir kitabın da bazen böyle bir toya ihtiyacı vardır. Hele şehir üzerine yazılmış bir kitabın kendi şehrinde, o şehrin dostları arasında takdim edilmesi, kitabın yalnız okuyucuya sunulması değil, ait olduğu hafızaya emanet edilmesidir.
Ahmet ağabey kitabını yayıncısıyla birlikte bendenize; Hicabi Kırlangıç, Mustafa Orçan, Muhammet Enes Kala hocalarımıza; Mehmet Kurtoğlu Bey’e; TYB Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir ağabeyimize, TYB Erzurum Şube Başkanımız Mehmet Gözütok kardeşimize ve yurt içinden, yurt dışından gelen şair dostlarımıza takdim etti.
Kitabın adı günün bütün ruhuna yakışıyordu: Kendini Bulan Şehir.
Bir şehir kendisini nasıl bulur? Daha çok bina yaparak mı? Yollarını genişleterek mi? Nüfusunu artırarak mı? Yoksa kendisini meydana getiren insanların, hikâyelerin, kelimelerin, seslerin, mezarların, kitapların ve hatıraların farkına vararak mı?
Şehir yalnız imarla kurulmaz; hatırlamayla da kurulur. Bir şehir kendi geçmişiyle konuşabiliyorsa, geleceğini de daha sahih kurabilir. Bu sebeple şehir yazıları yalnız gezi metinleri değildir. İyi yazıldıklarında taşın dile, sokağın hikâyeye, mekânın hafızaya dönüşmesidir.
Belki “kendini bulan şehir”, aslında hafızasını kaybetmemiş şehirdir.
Ahmet ağabey şehrini dışarıdan gelen bir seyyahın değil, içeriden bakan bir evladın gözüyle yazıyor. Evliya Çelebi şehirleri mekânda dolaşarak kayda geçirdi; Ahmet Köseoğlu ise kendi şehrinin zaman içinde açılan katmanlarında dolaşıyor. Biri mekânda, diğeri hafızada seyahat ediyor.
Hz. Pîr’in huzuruna geçeceğimiz saate kadar şubede Mevlânâ Araştırmaları Enstitüsü Müdürü kıymetli Nuri Şimşekler Hocamız; Hicabi Kırlangıç, Muhammet Enes Kala, Mustafa Orçan, Bekir Biçer hocalarımız; Ahmet Köseoğlu ağabeyimiz ve diğer dostlarımızla Balkanlardan İran’a, Anadolu’dan Türkistan’a uzanan gönül coğrafyamızda kültür, edebiyat, şiir ve sanat üzerine uzun bir muhabbet icra ettik.
“Muhabbet icra etmek” tabirini bilhassa seviyorum. Muhabbet de bir icradır; ney gibi, nefesle yapılır ve edep ister. Kim ne zaman konuşacağını bildiği kadar ne zaman susacağını da bilirse, sohbet musikiye dönüşür.
Bu saatleri ayrıca kıymetli buluyorum. Çünkü kültür hayatının görünen yüzünde kürsüler, konferanslar, kitaplar ve programlar vardır; görünmeyen yüzünde ise sohbet bulunur. Bazen asıl fikirler kürsüde değil, kürsüden indikten sonra doğar. Bir çayın yanında söylenmiş cümle yıllar sonra bir kitaba dönüşebilir. Bir hocanın genç bir insana verdiği küçük bir işaret hayat boyu devam eden bir araştırma alanı açabilir. Bir şair başka bir şairin adını anar; o isim bir başka okuyucunun dünyasına girer.
Medeniyet biraz da böyle aktarılır: İnsandan insana, nefesten nefese, emanetten emanete.
Huzur-u Pîr: Sözün Sustuğu Yerde Şiir
İkindi üzeri programın dili değişti. Sabah tartışmanın ve kavramların içindeydik; şimdi sükûtun vaktine gelmiştik.
Şairlerimiz ve Fahri Özçakıl Dedemizle birlikte Hz. Mevlânâ’nın huzuruna, Huzur-u Pîr’e girdik. Fahri Dedemizin okuduğu gülbankla insan, sekiz asırdır devam eden bir manevî zincirin bugünkü halkasına dâhil olmuş gibi hissediyordu.
Sabah şiirin ne olduğunu tartışıyorduk. Şimdi ise bir sözün sekiz asır sonra nasıl hâlâ yaşayabildiğinin önünde duruyorduk.
Bazı meseleler kavramla anlaşılır. Bazıları ise bir eşiği geçip susunca.
Daha sonra yurt içinden ve yurt dışından gelen bazı şairlerimiz dergâh içinde şiirlerini okudular. Mevlânâ’nın huzurunda şiir okumak… Bir tarafta asırlara meydan okuyan Mesnevî, diğer tarafta bugünün şairi ve bugünün sözü. Bir şair için bundan daha ağır bir imtihan da daha güzel bir lütuf da kolay bulunmaz. Çünkü o anda şiir yalnız dinleyiciye sunulmuyor; sanki sözün kendisinin huzuruna çıkarılıyor.
Kırgızistan’dan, Azerbaycan’dan, Tataristan’dan, Doğu Türkistan’dan, Kerkük’ten, Filistin’den ve Anadolu’nun farklı şehirlerinden gelen sesler aynı kubbenin altında birbirine karıştı.
Mevlânâ’nın evrenselliği biraz da burada görünür oluyor. Belh’ten Konya’ya gelmiş bir insanın sözü, sekiz asır sonra birbirinden binlerce kilometre uzaktaki coğrafyaları aynı mekânda buluşturabiliyorsa, burada sıradan bir edebî tesirin ötesinde bir şey vardır.
Mevlânâ’nın evrenselliği köksüzlüğünden gelmez; tam tersine, köklerinin derinliğinden gelir. O, kendi inancından, irfanından ve kültüründen vazgeçerek dünyaya ulaşmadı. Onların içinden insanın müşterek hakikatine ulaştı.
Gerçek evrensellik belki tam da budur.
Dolunay Altında Gül Bahçesi
Akşam saat 20.00’de Mevlânâ Dergâhı’nın Gül Bahçesi’ne geçtiğimizde günün üçüncü iklimindeydik. Sabah fikir vardı, ikindi sükût; gece ise ses vardı.
Üstümüzde dolunay, karşımızda Kubbe-i Hadrâ, etrafımızda şiir… Biraz sonra bu atmosfere ney, ud ve kanun da katılacaktı.
Şölende kıymetli şairlerimizle birlikte Karatay Belediye Başkanımız Hasan Kılca, Büyükelçi Hicabi Kırlangıç, önceki dönem Vekilimiz ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Sorgun, TYB Genel Başkanımız Muhammet Enes Kala, TYB Konya Şube Başkanımız Ahmet Köseoğlu, TYB Erzincan ve Erzurum Şube Başkanlarımız Halil İbrahim Özdemir ile Mehmet Gözütok, Konya Vakıflar Bölge Müdürü Yılmaz Kılınç, Konya İl Kültür ve Turizm Müdürü Fikret Fidan, Karaman İl Kültür ve Turizm Müdürü Murat Pekergin, MHP Karatay İlçe Başkanı Oral Bakırel, Hz. Mevlana ile şiir dostları ve diğer misafirler vardı. Fakat bahçeyi asıl dolduranlar şairler, yazarlar ve şiirseverlerdi.
Ahmet Köseoğlu ağabeyimiz şölenin özellikle eylül ayında, Ahmet Sorgun ağabeyimizin vaktiyle yaptığı bir teklifle mümkün mertebe dolunaya denk getirilmeye çalışıldığını anlattı. Bu küçük ayrıntı bana çok şey söyledi.
Bazı programların yalnız içeriği değil, takvimi bile şiir olabilir.
Divan şiirinde ay sevgilinin yüzünü çağrıştırır. Tasavvuf dilinde dolunay kemâlin, tamamlanmanın ve nuru eksiksiz yansıtmanın remzidir. Ay kendi ışığıyla parlamaz; güneşin ışığını yansıtır. Belki şair de biraz böyledir. Asıl ışık kendisinin değildir; o, hakikatin ışığını yansıtabildiği ölçüde parlar.
Kubbe-i Hadrâ’nın üzerine düşen ay ışığında gerçekleştirilen bir Mevlânâ Şiir Şöleni’nin zamanı bile kendi metaforunu taşıyordu.
Bazen bir kültür etkinliğinin hafızasını yalnız konuşmalar meydana getirmez. Mevsimi de oluşturur, ayı da, bahçesi de, kokusu da. O geceyi yıllar sonra hatırladığımızda belki bütün konuşmaları kelimesi kelimesine hatırlamayacağız; ama dolunayı ve yeşil kubbenin gölgesini unutmayacağız.
Mekânın hafızaya katılması biraz da budur.
Mehmet Doğan Ağabey Yeniden Aramızdaydı
Açılışta Ahmet Köseoğlu ağabeyimiz şölenin TYB Kurucu ve Şeref Başkanımız D. Mehmet Doğan ağabeyin aziz hatırasına ithaf edildiğini bir kere daha ifade etti. Yarım asra yaklaşan Türkiye Yazarlar Birliğinin kurucu iradesine ve onun Türkçeye, kelimeye, kültürel hafızaya, şiir şölenlerine verdiği değere dikkat çekti.
Ardından Mehmet ağabeyin 2021, 2022 ve 2023 yıllarındaki Mevlânâ Şiir Şölenlerinde yaptığı konuşmalardan hazırlanan görüntüler gösterildi.
O sesi yeniden işitmek…
Gül Bahçesi’nde, dolunayın altında, Kubbe-i Hadrâ’nın gölgesinde…
Mehmet ağabey bir anlamda yeniden aramızdaydı; bu defa bir hatıra olarak değil, bir hitap olarak.
Sabah ekranın hakikatle aramıza girdiğinden söz etmiştik. Akşam bir ekran, hakikati aramıza geri getirdi. Demek ki mesele yalnız araçta değil, aracın neyi taşıdığı ve insanı neye çağırdığıdır.
İnsan fanidir. Ses susar, beden çekilir. Fakat sahici söz bazen sahibinin ömründen daha uzun yaşar. D. Mehmet Doğan’ın Türkiye Yazarlar Birliği için kurduğu en kıymetli yapılardan biri de belki buydu: Kurumun hafızasını insanların ömründen daha uzun hâle getirmek.
TYB’nin şehirlerle kurduğu ilişki, uluslararası şiir şölenleri, sözlük çalışmaları, Yunus’a, Âkif’e, Mevlânâ’ya ve kültürümüzün temel metinlerine gösterilen dikkat, aynı anlayışın parçalarıdır.
Vefa da tam burada başlar. Vefa yalnız geçmişi anmak değildir; emaneti geleceğe taşımaktır.
Genel Başkanımız Muhammet Enes Kala Hocamız konuşmasında Anadolu ile Mesnevî’nin kaderinin birbirini terennüm ettiğini ifade etti. Anadolu’yu güzel bir teşbihle bir aşure kazanına benzetti: İçinde farklı tatların, rayihaların ve unsurların, kendi hususiyetlerini bütünüyle kaybetmeden yeni bir bütün meydana getirmesi…
Bu benzetme üzerinde ben de düşündüm. Aşure, rivayetlerde tufandan sonra elde kalanların aynı kazanda birleştiği bir sofradır. Anadolu da tarihin nice tufanından sonra kurulmuş büyük bir sofradır. Mevlânâ’nın daveti de âdeta bu sofranın asırlardır açık duran çağrısıdır.
O gece Gül Bahçesi’nde de bir aşure kazanı kaynıyordu: Kırgız, Tatar, Azerbaycanlı, Uygur, Kerküklü, Filistinli, Anadolu’nun farklı bölgelerinden şairler… Her biri kendi sesini, kendi rengini, kendi acısını ve sevincini kaybetmeden müşterek bir şiir iklimine dâhil oluyordu.
Enes Hocamız ayrıca Mustafa Kutlu’nun D. Mehmet Doğan’ı anlattığı şiiri okudu. Bir dostu başka bir dostun şiiriyle anmak… Şiirin belki en güzel vazifelerinden biri de budur: Unutmamak ve unutturmamak.
Nâzım Hikmet’in Mevlevî Sesi ve Sözün Vatansızlığı
Bendeniz de konuşmama Nâzım Hikmet’in gençlik yıllarında kaleme aldığı “Mevlevî” şiirini okuyarak ve şiirindeki o çarpıcı mısrayla başladım:
“Ben de müridinim işte Mevlânâ.”
Bu dizeyi her okuyuşumda yeniden düşünürüm. Daha sonraki hayatı ve fikrî serüveni bambaşka istikametlere uzanacak genç bir şairin Mevlânâ’ya böyle içten seslenebilmesi, büyük şahsiyetlerin tesirinin ideolojik ve dönemsel sınırların çok ötesine geçtiğini gösteriyor.
Mevlânâ herhangi bir çevrenin mülkü değildir. İkbal Lahor’dan ona seslenir. Nâzım Hikmet gençlik yıllarında ona müridâne bir şiir yazar. Ârif Nihat Asya Kubbe-i Hadrâ’nın altında kendi şiir iklimini kurar. Âsaf Hâlet Çelebi semâı modern Türk şiirinin ritmine taşır. Eva de Vitray-Meyerovitch Paris’te ömrünün önemli bir bölümünü Mesnevî’yi anlamaya ve anlatmaya adar. Annemarie Schimmel Avrupa’dan Amerika’ya uzanan akademik yolculuğunda Mevlânâ’yı dünyaya taşır.
Büyük sözün pasaportu olmaz. Hakiki şiirin vatanı bir ülke, zamanı bir yüzyıl, muhatabı yalnız bir topluluk değildir. Hakiki şiir insana söylenir. Ve insana söylenen sahici söz eskimez.
Konuşmamda Konya ile Ankara arasındaki görünmez Mesnevî köprüsüne de temas ettim. Hz. Mevlânâ Mesnevî’yi Konya’da yazdı; fakat onun büyük şârihlerinden bazıları Ankara ile irtibatlıydı. Ankaravî İsmail Rusûhî Efendi’den Mehmed Dede’ye, Âbidin Paşa’ya uzanan bir Mesnevî okuma ve şerh geleneği bize büyük metinlerin yalnız doğdukları mekânda değil, yüzyıllar boyunca okundukları şehirlerde de yaşamaya devam ettiklerini gösteriyor.
Türkiye Yazarlar Birliğinde çeyrek asrı aşan Mesnevî okumaları da benim için bu yüzden ayrıca anlamlıdır. Nazif Öztürk ağabeyimizin genel başkanlığı döneminde başlayan, D. Mehmet Doğan ağabeyimizin temel metin okumaları ve kültürel hafızanın korunması bakımından özellikle önem verdiği bu gelenek, yeni dönemde de her pazartesi günleri saat 18.00’de devam edecek.
Bir kurumun temel metinleriyle bağını sürdürmesi sıradan bir ders faaliyeti değildir. Kurumların da insanlar gibi hafızaları vardır. İnsan hafızasını kaybettiğinde kimliğinin sürekliliği sarsılır; kurumlar da kendilerini meydana getiren temel metinleri okumayı bıraktıklarında bir müddet sonra niçin kurulduklarını unutabilirler.
Mesnevî okumak bu bakımdan yalnız Mevlânâ’yı okumak değildir; bir bakıma kendimizi okumaktır.
Mevlânâ Şiir Şöleni on beşinci yılına ulaşırken Ankara’daki Mesnevî halkasının çeyrek asrı aşması, Ankara ile Konya arasındaki görünmez kültür yolunun hâlâ açık olduğunu gösteriyor. Hızlı tren iki şehri bir buçuk saatlik mesafeye indirdi; fakat Mesnevî onları yüzyıllardır birbirine bağlıyordu.
Konuşmamın merkezinde şiirin bugünkü vazifesi vardı. Bugün dünyanın şiire ihtiyacı olduğunu ifade ettim. Çünkü insanlık çok konuşuyor fakat birbirini giderek daha az duyuyor. Bilgi çoğalıyor, fakat hikmet aynı hızla çoğalmıyor. İletişim imkânları genişliyor ama gönüller arasındaki mesafeler her zaman kısalmıyor. Teknoloji ilerliyor, fakat insanın temel soruları yerinde duruyor:
Ben kimim? Niçin buradayım? Ötekiyle nasıl yaşayacağım? Acıyla ne yapacağım? Sevmek nedir? Ölüm karşısında hayatın anlamı nedir?
Mevlânâ’nın sekiz asır sonra hâlâ okunmasının sebeplerinden biri işte budur. O bize hazır cevaplardan önce doğru soruları hatırlatır. İnsanı dış dünyayı değiştirmeye çağırmadan önce kendi içine bakmaya davet eder.
Bugün şiire de benzer bir vazife düşüyor. Şiir insanları birbirine benzetmemeli; fakat birbirlerini anlayabilecekleri bir gönül dili kurmalıdır. Şair sloganın değil, sahici sözün peşinde olmalıdır. Çünkü şiirin işi gürültüyü artırmak değil, gürültünün içinden hakiki sesi duyurmaktır.
Yapay zekâlarla, dijital mecralarla ve teknolojiyle kuşatılan, büyük şehirlerin kalabalığında giderek yalnızlaşan insana şiir hâlâ sezgiyi, duyguyu, mânâyı ve maneviyatı hatırlatabilir.
Konya’da kurduğumuz bu şiir sofrasının yalnız orada bulunanların değil, dilleri ve coğrafyaları aşarak bütün insanlığın müşterek arayışına küçük de olsa katkı sunmasını temenni ettim. On beş yıldır kesintisiz sürdürülen şölenin nice yıllara ulaşmasını diledim. Yurt içinden ve yurt dışından gelen bütün şairlerimize ve misafirlerimize; TYB Konya Şubemize, Şube Başkanımız Ahmet Köseoğlu ağabeyimiz ve çalışma arkadaşlarına; Kültür ve Turizm Bakanlığımıza; programda emeği geçen bütün kurumlara ve gönül dostlarına teşekkür ettim. Karatay Belediye Başkanımız Hasan Kılca Bey’e hususi şükranlarımı sundum. Artık Konya’daki Mevlânâ şiir akşamı Karatay Belediyesiyle özdeşleşmiş durumdadır.
Kurucu ve Şeref Başkanımız D. Mehmet Doğan ağabeyimizi de rahmet, minnet ve şükranla yâd ettim. Rabbim mekânını cennet, makamını âli eylesin. Bize düşen, onun bıraktığı emaneti yalnız hatırlamak değil, çoğaltarak geleceğe taşımaktır.
Sözü Olan Şehir
Karatay Belediye Başkanımız Hasan Kılca Bey’in konuşması da gecenin ruhuyla son derece uyumluydu. Şehir hizmetlerinin yalnız fizikî eserlerden ibaret olmadığını; insanın gönlüne dokunmanın, çocuklara kitap, gençlere imkân, yaşlılara vefa bırakmanın da şehir hizmeti olduğunu ifade etti.
Bu yaklaşım bana son derece anlamlı geliyor. Çünkü şehri yalnız altyapıyla tanımlarsak insanı eksik bırakırız. Şehrin yolu olduğu kadar hafızası, meydanı kadar şiiri, binası kadar hikâyesi vardır.
Hasan Kılca Bey’in ifadesiyle Konya, “sözü olan şehirlerden” biridir.
Gerçekten de her şehrin nüfusu vardır, fakat her şehrin sözü olmayabilir.
Konya’nın sözü vardır. Mevlânâ’dır. Şems’tir. Sultanü’l-Ulemâ’dır. Sadreddin Konevî’dir.
Şehirde asırlar boyunca biriken şiir, irfan ve musikidir.
Bu yüzden Mevlânâ Şiir Şöleni yalnız bir belediye kültür faaliyeti değil, şehrin kendi sözüyle yeniden temas etme biçimlerinden biridir.
Başkanın o gece dile getirdiği şu düşünce bütün şöleni özetleyecek kadar anlamlıydı:
Şiir yaşarsa söz yaşar. Söz yaşarsa hafıza yaşar. Hafıza yaşarsa medeniyet yaşar.
Belki bunun tersini de söylemek mümkündür: Medeniyetin zayıflaması önce kelimelerde hissedilir. Çünkü kelimelerini kaybeden toplum, bir müddet sonra hatıralarını da kaybeder.
Medeniyetlerin yalnız taşla, tuğlayla ve demirle kurulduğunu zannetmek büyük bir eksikliktir. Onları ayakta tutan, taşların arasına yerleşen mânâ ve nesiller arasında dolaşan sözdür. Selçuklu’nun Konya’sından bize kalan en büyük miras yalnız bir bina değildir; bir kitaptır. Kubbe-i Hadrâ ayaktadır, fakat asıl kubbe Mesnevî’nin asırlardır insanlığın üzerine açtığı mânâ kubbesidir.
Şiirin Geri Döndüğü Gece
Selamlama konuşmalarının ve D. Mehmet Doğan ağabeyin görüntülerinin ardından gecenin asıl büyüsü başladı.
Şairler kürsüye çıktılar. Gün boyunca şiirin krizinden söz etmiştik. Şiirin kamusal hayatımızdan çekildiğini, sesinin eskisi kadar duyulmadığını, dergilerin azaldığını, salonların eski kalabalığını bulamadığını konuşmuştuk.
Fakat o gece Gül Bahçesi’nde şiir bütün bu tartışmalara kendisi cevap verdi.
Şiir geri döndü. Altınbek İsmail’den Atilla Yaramış’a, Bahtiyar Aslan’dan Cavit Barış’a -ki onun şiirini Hz. Mevlânâ’nın doğduğu Belh diyarı Afganistan’dan gelen bir öğrenci kardeşimiz seslendirdi- Gülnaz Cihan’dan Hakan Şarkdemir’e, Hayriye Ünal’dan Hicabi Kırlangıç’a, İbrahim Demirci’den Kâmil Uğurlu’ya -şiirini sunucumuz Ruşen Eşref Bayraktar okudu- M. Ali Köseoğlu’ndan M. Erim Tarım’a, Mehmet Solak’tan Mustafa Özçelik’e, Osman Özbahçe’den Şemsettin Küzeci’ye, Tahir Sakman’dan Vural Kaya’ya ve Filistin’den Younus Ebu Jarad’a kadar farklı sesler, farklı ülkeler ve farklı şiir iklimleri birbiri ardınca Gül Bahçesi’nde yankılandı.
Şairlerin kendi şiirlerini kendi seslerinden dinlemek bambaşka bir tecrübedir. Çünkü şiirin yazıyla ilişkisi kadar sesle de kadim bir bağı vardır. Şiir önce sözdü; önce nefesti, önce hafızaydı. Kulaktan kulağa, gönülden gönüle taşındı.
Bir şair kendi şiirini okuduğunda metinde görünmeyen başka bir katman açılır. Duraklar anlam kazanır, susmalar mısranın bir parçasına dönüşür, ses kelimeye ikinci bir mânâ verir. O gece şairlerimizin kimi davudî sesiyle, kimi ince ve naif söyleyişiyle, kimi kendi coğrafyasının sesini taşıyan tonuyla şiire başka bir hayat verdi.
Dikkat çekici olan şuydu: Dinleyici sıkılmadı. Kimse dağılmadı. Kimse programın ne zaman biteceğini beklemedi. Herkes pür dikkat şiiri dinledi.
Sabah “şiir artık insanları toplamıyor” diye konuşmuştuk. Akşam Gül Bahçesi bu endişeye kendi cevabını verdi.
Belki şiirin krizi bütünüyle şiirin krizi değildir. Belki şiiri insanla buluşturduğumuz mekânın, üslubun ve samimiyetin krizidir. Doğru yerde, doğru sözle ve doğru ruhla karşılaşan insan hâlâ şiirin önünde duruyor, dinliyor, susuyor ve etkileniyor.
Bazı şairlerimiz şiirlerinin ardından kendi coğrafyalarından ezgiler de seslendirdiler. Bir yerde bozlağın sesi duyuldu; bir yerde D. Mehmet Doğan ağabeyin de çok sevdiği bir eser muhteşem bir sesle Gül Bahçesi’nde yankılandı. Kırgız bozkırının sesi, Tataristan’ın hafızası, Azerbaycan’ın musikisi, Doğu Türkistan’ın hasreti, Kerkük’ün yarası, Filistin’in acısı aynı gecede birbirine değdi.
Gönül coğrafyası dediğimiz şey belki de tam olarak budur: Haritada birbirinden uzak yerlerin bir mısrada birbirine yaklaşabilmesi.
O gece Mevlânâ’nın çağrısı bir temenniden çıkmış, bir hâle dönüşmüştü.
Neyin Şikâyeti, Musikinin Tesellisi
Şiirin arasına tasavvuf musikisi karıştığında gecenin dili bir kere daha değişti. Muhammet Yuşa Aydın’ın solist olarak yer aldığı programda Ahmet Safa Mızrak ve Furkan Sarı neyleriyle, İbrahim Genç udla, Şükrü Fırat kanunla tasavvuf musikisinin seçkin eserlerini seslendirdiler.
Şiir ile musiki arasındaki ilişkinin tesadüfî olmadığını bir kere daha hissettik. İkisi de zamanı başka türlü kurar, ikisi de anlamı yalnız kelimeyle taşımaz. Bazen musiki söze söyleyemediğini söyletir; bazen bir mısrada saklanan duyguyu nağme açığa çıkarır.
Mesnevî, neyin ayrılığı anlatmasıyla başlar. Kamışlıktan koparılan ney, asıl vatanından ayrılan insanın sembolüdür. O gece ise insan, neyin kendi şehrinde, kendi Pîr’inin bahçesinde ve dolunayın altında yalnız ayrılıktan şikâyet etmediğini, vuslat için şükrettiğini de hissediyordu.
Şiir ile musikinin birbirine karıştığı o saatlerde Gül Bahçesi artık yalnız bir etkinlik alanı değildi. Bir meclise dönüşmüştü.
Aşk Yazılı Bir Tablo ve Gülbankla Kapanan Gece
Gecenin sonunda şairlerimize ve programa katkı sunan misafirlerimize katılım belgeleri ile üzerinde “Aşk” yazılı sanat eseri tablolar takdim edildi.
Belki bütün geceyi tek kelimeyle anlatmak gerekse bundan daha uygun bir kelime bulunamazdı: Aşk.
Mevlânâ’nın dünyasında aşk yalnız insanın başka bir insana duyduğu his değildir. Varlığı harekete geçiren kuvvet, bilgiyi hikmete ulaştıran yol ve insanı kendi benliğinin dar sınırlarından çıkaran imkândır.
Şiirin kökünde de biraz böyle bir aşk yok mudur?
Şair niçin şiir yazar? Maddî bir karşılık beklemeden neden yıllarca kelimelerin peşinden gider? Bir mısra için niçin günlerce düşünür? Bazen tek bir kelime uğruna bütün şiiri neden yeniden kurar?
Bunun hesabını yalnız akılla vermek mümkün değildir.
Bendeniz de tablomu ve katılım belgemi; tecrübesine, naifliğine, beyefendi duruşuna, fikrî tavrına ve insanî zarafetine öteden beri büyük kıymet verdiğim, sevdiğim büyüğüm Ahmet Sorgun ağabeyimizin elinden aldım.
Bazı takdimlerin değeri verilen eşyanın ötesindedir. Veren el, hatıranın bir parçasına dönüşür. Dolunayı şölenin takvimine taşıyan düşüncenin sahiplerinden birinin üzerinde “Aşk” yazan tabloyu bana uzatması, o gecenin anlamını tek bir sahnede toplamış gibiydi.
Programın sonunda hep birlikte toplu fotoğraf için bir araya geldik. Dolunay hâlâ gökyüzündeydi. Arkamızda Kubbe-i Hadrâ, etrafımızda Gül Bahçesi; yanımızda Anadolu’nun, Türk dünyasının ve gönül coğrafyamızın farklı yerlerinden gelen şairler, yazarlar ve dostlar…
Fotoğrafın ardından Fahri Dedemiz yeniden öne çıktı. Gülbank okudu.
Sabah şiiri tartışmıştık. Öğleden sonra Huzur-u Pîr’de şiir okumuştuk. Akşam şiiri dinlemiştik. Gecenin sonunda sözü duaya teslim ettik.
Belki insanın söyleyebileceği en güzel sözün sonunda yapabileceği şey de budur: Susmak ve dua etmek.
Dolunayın altında, Kubbe-i Hadrâ’nın gölgesinde, Gül Bahçesi’nde yaşanan o gece hafızamıza rüya gibi yerleşti.
Ârif Nihat Asya’nın şiir iklimini kurduğu yeşil kubbe, ay ışığında başka türlü görünüyordu. Gündüz yeşil olan kubbe gecenin gümüş ışığında âdeta başka bir renge bürünmüştü. Belki insan da böyledir.
Bazı hakikatler ancak başka bir ışık altında görünür.
Şiir de gündelik hayatın keskin ışığında fark edemediğimiz şeyleri, gecenin sükûnetinde bize gösterir.
Şiirin Bugünkü Vazifesi
Konya’da bütün bu konuşmaların, şiirlerin, musikinin ve sohbetlerin ardından zihnimde kalan temel soru yine şuydu:
Bugün şiire neden ihtiyacımız var?
İnsanlık hiç olmadığı kadar çok bilgiye sahip. Saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyoruz. Yapay zekâ metinler üretiyor. Her gün milyarlarca görüntü dolaşıma giriyor. İletişim imkânlarımız tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar geniş.
Fakat bütün bunlara rağmen insanın temel soruları yerli yerinde duruyor.
Ben kimim? Niçin buradayım? Ötekiyle nasıl yaşayacağım? Acıyla ne yapacağım? Sevmek nedir? Ölüm karşısında hayatın anlamı nedir?
Teknoloji bu soruları ortadan kaldırmadı. Bilgi bolluğu da kaldırmadı. Hatta belki cevaplarımız çoğalırken sorularımızın derinliği azaldı.
İşte Mevlânâ’nın sekiz asır sonra hâlâ okunmasının sebeplerinden biri budur. O bize hazır cevaplardan önce doğru soruları hatırlatıyor. İnsanı dışarıdaki dünyayı değiştirmeye çağırmadan önce kendi iç âlemine bakmaya davet ediyor.
Şiirin bugün de benzer bir vazifesi olduğunu düşünüyorum.
Şiir insanları birbirine benzetmemeli; fakat birbirlerini anlayabilecekleri bir gönül dili kurmalıdır. Şair sloganın değil, sahici sözün peşinde olmalıdır. Çünkü şiirin vazifesi dünyanın gürültüsünü biraz daha artırmak değil, gürültünün arasından hakiki sesi duyurmaktır.
Şiir aynı zamanda insanı yavaşlatır. Bakmayı, dinlemeyi, beklemeyi öğretir. Çağın en büyük yoksulluklarından biri belki de dikkat yoksulluğudur. Her şeye bakıyor, pek az şeyi görüyoruz; çok şey işitiyor, pek az şeyi dinliyoruz. Şiir insana yeniden dikkat kesilmeyi öğretir.
Bu yüzden şiir lüks değildir. İnsan ruhunun hafıza biçimlerinden biridir.
Konya’nın Şiire Yaptığı Teklif
Mevlânâ Şiir Şöleni’nin önümüzdeki yıllarda daha geniş bir ufka ulaşabileceğine inanıyorum. Türkiye’deki şiir dergileri burada buluşabilir; şiir mahfilleri birbirlerini tanıyabilir; usta şairlerle gençler aynı masa etrafında oturabilir; şair ile eleştirmen yeniden yüz yüze gelebilir.
Türk dünyasının şiir haritası Konya’da konuşulabilir. Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Türkistan şiiri üzerine müstakil oturumlar yapılabilir. Dijital çağın şiiri, yapay zekânın edebî üretimi karşısında insan sözünün mahiyeti, şiirin yeni dolaşım biçimleri burada tartışılabilir.
Başka ülkelerden gelen şairler yalnız kendi şiirlerini okumakla kalmayıp ülkelerinin şiir gündemlerini de Konya’ya taşıyabilirler.
Böylece Konya yalnız bir şiir şölenine ev sahipliği yapan şehir olmaktan çıkar; bir şiir düşünce merkezine dönüşür.
Çünkü Mevlânâ’nın şehri buna müsaittir.
Konya yalnız büyük bir şairin kabrini barındıran şehir değildir. Bir sözün sekiz asır boyunca nasıl yaşayabileceğinin canlı şahididir.
Güldeste geleneğinin de daha derin bir hafızaya dönüşmesi mümkündür. Her yıl hazırlanan şiir seçkileri artık on beş yıllık büyük bir arşiv meydana getirmiş olmalıdır. Bu birikim, eleştirel bir girişle ve şölen tarihini de içine alan kapsamlı bir antolojiye dönüştürülebilir.
Şiirin dolaşımından söz ediyorsak, dolaşıma sokmamız gereken ilk şey kendi ürettiğimiz hafızadır.
Hazzı Taşıyan Tren
27 Eylül Pazar günü saat 11.39 Ankara hızlı trenine bindiğimizde üzerimizde iki günün yorgunluğundan çok, bir önceki gecenin hazzı vardı.
Konya yavaş yavaş geride kaldı. Bozkır yeniden pencerenin ardından akmaya başladı.
Fakat gidiş ve dönüş aynı yol olsa da yolcu aynı insan değildir.
Cuma günü Konya’ya giderken geçmişin hatıraları bana eşlik etmişti. Pazar günü Ankara’ya dönerken geçmişin yanına yeni hatıralar da eklenmişti. Bu satırların önemli bir kısmı, rüya gibi gecenin tesiri henüz içimizde tazeyken, o dönüş yolculuğunda zihnimde şekillenmeye başladı.
Bir kültür seyahatinden insanın yanında ne kalır?
Bir tren bileti mi? Program kitapçığı mı? Şiir güldestesi mi? Ahmet Köseoğlu ağabeyin imzaladığı Kendini Bulan Şehir mi? Üzerinde “Aşk” yazan bir tablo mu? Bir toplu fotoğraf mı?
Elbette bunların hepsi hatıradır. Fakat geriye başka şeyler de kalır.
Bir ses kalır. Bir yüz, bir cümle, bir gülbank, dolunay altında dinlenmiş bir şiir, bir dostun tebessümü ve artık aramızda olmayan bir yol arkadaşının hatırası kalır.
Bu Konya seyahatinden bana en fazla D. Mehmet Doğan ağabeyin yokluğuyla beraber varlığı kaldı.
Giderken onunla yaptığımız eski yolculukları düşündüm: Ilgın’ı, Akşehir’i, Nasreddin Hoca’yı, bir otomobilin içinde yapılmış uzun sohbetleri…
Dönüşte onların yanına yenileri eklenmişti: Ahmet Köseoğlu ağabeyin Kendini Bulan Şehir kitabını takdim ettiği güzel toy; TYB Konya Şubesinde Nuri Şimşekler, Hicabi Kırlangıç, Muhammet Enes Kala, Mustafa Orçan, Bekir Biçer hocalarımızla ve dostlarımızla yapılan sohbet; Huzur-u Pîr’de okunan şiirler; dolunay altında yükselen sesler; davudî okumalar; bozlak; neyin sesi; Mustafa Kutlu’nun Mehmet Doğan için yazdığı şiir; Nâzım’ın gençlik mısraı; Ankaravî; Mesnevî okumaları; Ahmet Sorgun ağabeyden aldığım “Aşk” tablosu ve Fahri Dedemizin Kubbe-i Hadrâ’nın gölgesinde gecenin üzerine çektiği gülbank…
Bütün bunların aynı kelimede birleştiğini düşündüm: Devam.
D. Mehmet Doğan ağabeyin her fırsatta hatırlattığı üzere kültür biraz da devam edebilme sanatıdır.
Onun kurduğu yapılar ayakta. Başlattığı Mesnevî okumaları sürüyor. Adına ithaf edilen şölende şiir yeniden ses buluyor. Bir insanın asıl mirası, arkasında bıraktığı dostlukların ve geleneklerin kendisinden sonra da sürebilmesidir.
Şiirin Geleceği İçin Bir Konya Muhasebesi
Seyahatlar biter; fakat düşünce bitmez. Sabah atölyede bir teşhis konulmuştu: Şiir kriz yaşıyor.
Akşam Gül Bahçesi’nde başka bir hakikat gördük: Şiir hâlâ insanları bir araya getirebiliyor.
Bu iki gözlem aslında birbirine zıt değildir. Belki kriz şiirin kendisinde değil, şiirle insan arasındaki köprülerdedir. Dergiler kapanıyor, salonlar boşalıyor, dijital mecra sözü uçucu hâle getiriyor; fakat şiirin kendisi, doğru iklimi bulduğunda hâlâ kalbe ulaşıyor.
Öyleyse vazife köprüleri yeniden kurmaktır.
Şiir atölyesi daha da büyümeli. Konya’daki masa, Türkiye’nin bütün şiir dergilerinin ve edebî mahfillerinin temsilcilerini bir araya getiren müşterek bir müzakere zeminine dönüşmeli. Merkezsizlikten yakınıyorsak merkezler kurmalıyız; fakat dışlayan değil, buluşturan merkezler.
Uluslararası şairler yalnız okuyucu olarak değil, kendi coğrafyalarının tanıkları olarak da gelmeli. Kırgızistan’da, Tataristan’da, Kerkük’te, Filistin’de şiir ne durumda? Genç şairler kimi okuyor? Hangi meselelerle yüzleşiyorlar? Dil hangi baskılar ve dönüşümler altında? Şiirin toplumdaki yeri nasıl değişiyor?
Konya bu soruların sorulduğu bir şehir olursa, Uluslararası Mevlânâ Şiir Şöleni yalnız bir şölen değil, Türk dünyasının ve gönül coğrafyamızın şiir gözlemevi hâline gelebilir.
Mevlânâ’nın sözü sekiz asırdır devam ediyor. Mesnevî okunmaya devam ediyor.
Türkiye Yazarlar Birliği yarım asra yaklaşan yürüyüşünü sürdürüyor.
Ankara’daki Mesnevî okumaları çeyrek asrı aşıyor.
Mevlânâ Şiir Şöleni on beşinci yılına ulaşıyor.
D. Mehmet Doğan ağabey aramızda değil; fakat açtığı yollar devam ediyor.
İnsan fanidir. Kurumlar da fanidir. Şehirler dahi değişir. Fakat bir nesilden diğerine aktarılabilen sahici söz, insanın faniliğine karşı kurduğu en güzel köprülerden biridir.
Dönüş yolunda Mevlânâ’nın pergel istiaresini bir kere daha düşündüm. Pergelin bir ayağı merkezde sabit durur; diğer ayağı âlemi dolaşır.
Belki Konya bizim için biraz o merkezdir.
İnsan buraya gelir, merkezin ne olduğunu hatırlar ve sonra yeniden dünyaya dağılır.
Mesele Konya’da kalmak değildir. Konya’dan ne götürdüğümüzdür.
Biraz şiir, biraz hikmet, biraz muhabbet, biraz vefa ve biraz da insanın kendi içine bakma cesareti…
Merkezsizlikten yakındığımız bir şiir dünyasına belki en iyi cevap da budur. Merkez her zaman bir kişi, bir dergi veya bir ekol değildir; bazen bir değer, bir hakikat ve etrafında insanların birbirini dinleyebildiği bir sofradır.
On beş yıl, bir çocuğun delikanlılığa erişmesine yetecek kadar uzun bir zamandır. Mevlânâ Şiir Şöleni de artık kendi geleneğini kurmuş, kendi hafızasını meydana getirmiştir. Bundan sonra vazife bu emaneti yalnız muhafaza etmek değil, daha güçlü biçimde geleceğe taşımaktır.
Dili, coğrafyası ve kültürü ne olursa olsun insanı insana yaklaştıracak yeni şiirler, yeni dostluklar, yeni tartışmalar ve yeni güzellikler üretmektir.
Bu sebeple Konya’dan yükselen şiirin insanın insana, gönlün gönle, Doğu’nun Batı’ya, geçmişin geleceğe açılan kapılarından biri olmaya devam etmesini diliyorum.
Başta TYB Konya Şube Başkanımız kıymetli Ahmet Köseoğlu ağabeyimiz ve çalışma arkadaşları olmak üzere bu geleneğin devamı için yıllardır emek verenlere; Karatay Belediye Başkanımız Sayın Hasan Kılca’ya ve çalışma arkadaşlarına; Kültür ve Turizm Bakanlığımıza; yurt içinden ve yurt dışından teşrif eden bütün şairlerimize, hocalarımıza ve gönül dostlarımıza şükranlarımı arz ediyorum.
Kurucu ve Şeref Başkanımız D. Mehmet Doğan ağabeyimizi de bir kere daha rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum.
Bize düşen, onun ve bizden önce gelenlerin bıraktığı emaneti yalnız hatırlamak değildir.
Çoğaltarak geleceğe taşımaktır. Çünkü bazı insanlar gider. Bazı yolculuklar biter. Trenler menziline varır.
Dolunay başka bir gece yeniden doğmak üzere gözden çekilir. Fakat sahici söz kalır. Hakiki şiir kalır. Muhabbet kalır.
Ve gönülden söylenmiş güzel söz, kendisine yeni gönüller bularak yürümeye devam eder.
Belki seyahatnamenin en sahici hükmü de budur: İnsan yoldan döner, fakat yol insanın içinde devam eder.
Ankara’ya yaklaşırken pencerenin ardından akan bozkıra son bir defa baktım. Cuma günü aynı manzaraya bakarken geçmişin hüznü vardı içimde. Şimdi ise hüznün yanına şükür eklenmişti. Mehmet ağabey yoktu; ama bıraktığı dostluk, kurum, kelime ve istikamet hâlâ bizimleydi. Konya geride kalıyordu; fakat Kubbe-i Hadrâ’nın yeşili, dolunayın gümüş ışığı, Gül Bahçesi’ndeki şiirler ve gecenin sonunda yükselen gülbank bizimle Ankara’ya geliyordu.
Demek ki seyahat, insanın yalnız bir yere varması değildir. Bazen bir yerin insanda kalmasıdır. Konya bizde kaldı. Şiir bizde kaldı.
Ve söz, bir kere daha kendisine vatan olarak insan gönlünü buldu. Sanki Evliya Çelebi’nin rüyası gibi.
Nice on beşli yıllara…
Kubbe-i Hadrâ’nın gölgesinde şiir daim olsun.
Söz bereketli olsun.
Muhabbet eksilmesin.
Ve Mevlânâ’nın sekiz asırdır dünyaya açılan o büyük gönül kapısı, insanı yeniden insana çağırmaya devam etsin.