Kendini Koruyan Şehir kitabında Ahmet Köseoğlu “Seyahatte sıhhatin olduğunu, yitiğimizin seyahatle de bulunabileceğini naçizane görerek yaşadım, yaşayarak yazdım.” diyor ve Hz. Mevlana’nın şu sözlerini ekliyordu: Her gün bir yere göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
“Kendini şehre adayan insan” tamlaması Ahmet Köseoğlu için uygun ama belki de eksik bir nitelendirme olur. Şehirdeki her adım atışında her köşeyi gözlemlemeye çalışan, estetik ve şehre uygun dekorların yanı sıra hatalar ve eksikliklere de hemen gözü takılan, kıyaslamaları anında ve gerçekçi bir şekilde yapabilen bir kişi. Şehri her an ergonomisiyle, ekonomisiyle, çevre düzeniyle, tarihiyle, kültürüyle zihninde yaşatan, her konuyu mutlaka şehre bağlayan bir kişi Köseoğlu. Kendisi ile tanıştığım 2005 yılından beri şehre olan hassasiyetinin hiçbir zaman azalmadığına şahitlik ettiğim, şehre dair kaygıları olan, şehri severken kentten uzaklaşan, uzun yıllar başkanlık ya da kendi deyimiyle hizmetçilik ettiği Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) Konya Şubesinde edebiyat ve tarihe dair konu ve söyleşilerin arasına mutlaka Konya’yı da ekleyen Konya sevdalısı, şehir aşığı bir insan. Konya’nın mahalleleri, sokakları, tarihi, çarşısı, kültürü, insanı ve elbette Hz. Mevlâna ve tabii ki Konyalıların Türbeönü olarak adlandırdığı Mevlâna Türbesi’nin çevresi ile Köseoğlu’nun doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği Araplar yöresi onun için, bünyesi için, hücreleri için su kadar, hava kadar önemlidir.
Konya sevgisi o kadar aşkındır ki onun yansımalarından biri de TYB Konya Şubesi’nin her sene başında hazırlanan programları arasında bazı perşembelerin vazgeçilmezi olan “Konyalı Onlar” söyleşileridir ki kendini Konya’ya adayan insanların tanıtıldığı, hayatta olanlara söz verilen en keyifli sohbetlerdir diyebilirim. Keza cumartesi programlarında da o sevginin yansımaları fark edilir. 2026’nın cumartesi programlarına bir göz attım da beş tanesinin Mevlana ve Mevlevilik ile ilgili olduğunu, ayrıca Konya Şiirleri, Hikayeleriyle Konya Türküleri, Sadreddin Konevi, Cinuçen Tanrıkorur, Avlonyalı Ferit Paşa gibi doğrudan Konya’yı ilgilendiren etkinliklerin olduğunu görüyorum. Dolayısıyla Kendini Konya’ya adayan insanlar listesinde Ahmet Köseoğlu’nun da baş sıralarda yer aldığını, Konya ile ilgili etkinlikleri düzenlemede de rahmetli Feyzi Halıcı ile yarıştığını söyleyebilirim.
Kendini Arayan Şehir kitabında geçen şu cümleler de Köseoğlu’nun şehir hassasiyetini özetler adeta: “Şehrin hafıza mekanlarını aradım seyahatlerimde. Şehrin hafızası ne kadar diriyse şehirlinin de hafızası o kadar canlıdır. Bilinmelidir ki şehirle şehirlinin ilişkisi mekanlardan vareste değildir. Şehrin dünüyle bugününü bir köprü gibi birleştiren mekanları korumanın toplumsal hafızayı korumakla eş değer olduğunu herkesin anlamasını istedim.”
Kendini Bulan Şehir yepyeni bir formatla çıktı karşımıza. “Buhârâ kubbetü’l-İslâm, Semerkand saykal-i rûy-i zeminest” yani “Buhara, İslam’ın kubbesi; Semerkant ise yeryüzünün parlayan süsü” olduğuna göre kapakta Semerkant’ın bulunması da çok anlamlı olmuş. Kapağın hemen iç kesimindeki “ebru”nun yerine başka ne konabilirdi sorusuna cevap olarak şunu söyleyebilirim: Ebru çok isabetli olmuş, yerine belki minyatür de olabilirdi ama bir başka alternatif muhtemelen daha iyi durmazdı.
Kitabın ilk yazısının başlığı Şehirlerin Ruhunda Medeniyetin İzleri. Dokuz sayfaya medeniyet tanımından İbn Haldun’a, Ömer Seyfettin’den Max Weber’e kapsamlı bir külliyat sığdırılmış ve şöyle güzel bir cümle ile bu bölüm taçlandırılmış: “Nihayetinde insan şunu idrak eder: Şehirler yalnızca dışarıda kurulmaz; insanın içinde de inşa edilir.”
Kitapta 16 şehir ya da ülke konu edilir. Orta Asya’dan Strazburg’a uzanan bir coğrafyanın yanı sıra yavru vatan Kıbrıs da kendine yer bulur kitapta. Yurt içinden ise Sivas, Afyonkarahisar, Niğde, Erzincan, Ankara ve Tarsus gözümüze çarpar. Kitabın amacı her şehrin en ince detaylarına, tarihine, yemek kültürüne girmek değil o şehri şehir yapan unsurları gözler önüne sermek, tarihin bize sunduğu harikuladelikleri sözle resmetmek, bugünle mazi arasında sık sık git-geller yapmak yani o şehrin bugünkü sokaklarında ya da meydanlarında dolaşırken geçmişi anmaktır.
Yazarın Doğu ve Batı’ya bakış farklılıkları mevcuttur. Doğu’nun medeniyetine hayran olan yazar bakış farklılığını Roma’yı anlatırken ifade eder: “Yeryüzünde dolaşmanın yalnızca bir yer değiştirme değil; geçmiş kavimlerin izini sürmeye bir davet olduğunu hatırlatan kadim bir hitap vardı zihnimde. İnsan bazen yürüdüğü yolu değil, o yolun taşıdığı manayı yürür. Bu yüzden Roma’ya gidişim bir gezi değil; bir seyrüsefer, bir ibret nazarıyla bakma niyetiydi.” Ama yine de Batı şehirlerine olan hayranlığını gizleyemez: “Roma geçmişte kalmamış, geçmiş buraya yerleşmiş. Ve belki de insan en çok, gezdiği şehirleri değil, kendisini değiştiren şehirleri hatırlar.” Strazburg’u anlatırken yazarın İbrahim Demirci ağzından aktardığı şu cümle de aslında kendi düşüncesinin bir tezahürü olabilir: “Ben burada yaşayabilirim.”
Yazarı kısmen de olsa tanıdığını düşünen bir kişi olarak çok sevdiği ve değişmemesini arzu ettiği Konya’nın neden bu kadar önemli olduğunun şifresini de Buhara’nın satırlarında bulduğumu düşünüyorum: “Buhara bir sakin şehir, bir yavaş şehir; insana acele etmeden, huzurla yaşamanın mümkün olduğunu fısıldıyor.” Ve gene şu cümlelerde Konya’yı tekrar hissetmek mümkün: “Sokaklarında aheste yürürken kalbinizdeki sevgi ve muhabbet yavaşça derinleşir; camilerin gölgesinde kendinizi, türbelerinin huzurunda geçmişinizi, medreselerinin sessizliğinde geleceğinizi bulursunuz.”
Doğu’ya hayranlığını her fırsatta dile getiren, Batı’yı ise tarihini korumaya çalışan bir kültür havzası olarak gören Köseoğlu düşüncelerini şu cümlelerle netleştirir: “Doğu şehirleri daha çok sonsuzluk duygusu üretir. Dar sokaklar, avlular, çeşmeler, kubbeler ve iç içe geçmiş mahalleler insanı merkeze değil manaya yönlendirir. Batı şehirleri ise meydanları, geniş caddeleri, anıtları ve kamusal alanlarıyla insanı görünür kılar. Birinde cemaat hissi ağır basarken diğerinde birey ön plana çıkar. Fakat her iki şehir tipi de insanlığın ortak yürüyüşünün farklı yüzlerini taşır.”
Kim bilir, şehir serisi devam ederse karşımıza hangi şehirler çıkacak. Belki de bir gün kendini koruyan, arayan ve bulan şehir Mekke ve Medine ile kemale erecek, bundan sonra da şehrini koruyan, arayan ve bulan insana sıra gelecek.
Kendini Bulan Şehir
Ahmet Köseoğlu
Salon Yayınları
Eylül 2026, 1. Baskı, 218 sayfa
İstanbul