KUDÜS-I-

AHMET KÖSEOĞLU

Kâdimin günümüze taşındığı, tarihin sağıldığı arzın çekim merkezi, zamanın çocuğu kutsal şehir Kudüs…

Tahrif edilmişliğin hakikati boğmaya çalıştığı ve çığlığının dünyayı kör, sağır, dilsiz ettiği hüzün şehri Kudüs…

Hz. Davud ve oğlu Süleyman’ın ümmeti Müslüman İsrailoğullarının “vaat edilen topraklar”dan nankörlükleri sonucu lanetlenip sürgünle cezalandırıldıkları, hakikatin, şeriatın şehri Kudüs.

Yüce yaratıcının elçileriyle gönderdiği emirlerin tahrifatı üzerine vahiylerini yinelediği son peygamberi Hz. Muhammed’in yükseldiği, yüceldiği Miraç şehri Kudüs…

Sezai Karakoç’un ifadesiyle “Gökte yapılıp yere indirilen şehir. Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri” Kudüs.

Bir şehir ve birçok şiir. Yeryüzünde dünden bugüne var olan bir şehir için sıfat, şiir, ağıt, şarkı, tahmin ediyorum ki en çok Kudüs’e yazılmıştır, yakılmıştır, yakışmıştır.

Hüzünlü Şehir, Tanrı Şehri, Allah’ın Şehri, Övülmüş Şehir, Barışın Şehri, Adaletin Yurdu, Mukaddes Şehir, Eyalet-i Mümtaze, İnananların Şehri, Doğruluk Şehri, Beytü’l Mukaddes, Şehirlerin Çiçeği, Namaz Şehri, Dua Şehri, İnsanlığın Şehri, Nebiler Şehri, Hüzünler Şehri, Dinlerin İncisi, Şeriatlar Feneri, İffet Şehri, Bereket Şehri, Şehirlerin Melikesi, Kutsal Şehir, Karalara Bürünen Şehir… Duyabildiğim, görebildiğim, okuyabildiğim isimler bunlar; lâkin mahzun, mazlum, garip Filistinli mücahitlerin her birinin gönlünde nice sıfatları vardır Kudüs’ün kim bilir.

Miladi iki bin on beş yılının Mayısında ve mübarek Miraç gününde İsrâ’nın vukû bulduğu Mescid-i Aksada bulunduğum an tarifi zor duygulara gayri iradi kapıldığımı çok iyi hatırlıyorum. Lakin çok sonra kaleme aldığım bu satırlara teessürümü aktaramadığımın da farkındayım.

Eski Kudüs’ün araç girmez dar sokaklarından yerleşeceğimiz otele yürürken kulağıma ulaşan ve dahi yüreğimin en derininde hissettiğim yakıcı ağıta dikkat kesildim. Arap-İsrail savaşından beri kutsal şehrin Müslümanlarının acısını, yarasını, hep taze tutan ve davalarını dünyaya duyurmaya çalışan Feyruz’un “Şehirlerin Çiçeği adlı feryad ü figânından başkası değildi. Zamanın bir anda çok gerilerinde olduğumu hissettim ve yüzyıllara tanık taş yapılı sararmış evlerle dolu bu sokakta bir an donakaldım. Dinlerin incisi Kudüs’ün sokaklarını o an hüzünle yeniden doldurmuştu Turkuaz’ın avazı sanki. Otelin giriş salonunda yorgun ve mahzun hâlde bir masanın kenarına iliştim. Az önce sokağın başında beni can evimden vuran Feyruzun Kudüse yaktığı ağıtla yeniden yüklenmek geldi içimden.

“Senin için dua ediyorum ey namaz şehri,

Senin için şehirlerin en görkemlisi, şehirlerin çiçeği,

Gözlerim her gün sana geliyor,

Mabetlerin sokaklarında gezer, kucaklar eski kiliseleri,

Ve hüznü silip, atar camilerden, Ey İsra gecesi göğe yükselenlerin yolu

Mağaradaki çocuk ile annesi Meryem ve ağlayan iki yüz,

Ağlıyor evlerinden kovulanlar için, çocuklar için

Kendilerini korurken şehit olanlar ve barış için, şehit düşenler için

Yerle bir oldu adalet, Kudüs düştüğünde sevgi, geriye çekildi,

Ve dünyanın yüreğini savaş kapladı.”

Altı gün savaşları adıyla bilinen Arap-İsrail savaşında şehrin tamamını işgal eden İsrailli Yahudi askerler sekiz yüz bin Filistinliyi evlerinden yurtlarından edip mülteci hâline getirmiş. Bu savaşın sadece Arapların savaşı gibi algılanmasını isteyenlerin aksine, bu tarihî sürgün ve zulümden sonra “Şehirlerin Çiçeği şarkısıyla İslâm âleminin ve duyarlı insanlığın yüreklerini dağladı, zalimlere karşı da direnişin sembollerinden biri oldu Feyruz ve ağıtı.

Sabah ezanıyla evlerinden, otellerinden çıkan Müslümanlar Mescid-i Aksa haremine doğru muhtelif kapılardan giriş yaparak ışığa koşan pervaneler gibi hoş bir hareketlilik oluşturuyordu. Mescid-i Aksa Harem-i Şerifine Şam Kapısı’ndan girdiğimde, Umre için gittiğim Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’deki manevi coşkunluğumun aklımın önüne geçtiği anı hatırladım ve Peygamber efendimizin “Şu ıüç mescidi ziyaret ediniz… sözünün zihnime düşmesi ile mutluluk ve haz yoğunlaşmasnın birkaç damla sevinç/şükür gözyaşına dönüşüp yanaklarıma iniverdiğini hissettim. Bir ben mi? Kudüs’e ilk defa gelen hemen her ziyaretçide duygulanmaların olduğunu hâl ve hareketlerinden müşahede edebiliyordum.

 Çocukluğumun Kudüs’ü, Miraç mucizesinin gerçekleştiğini hep dinlediğim o kutlu beldeyi görmenin heyecanıyla kalp atışlarımın hızlandığını fark edebiliyordum. O kutlu günde, Allah(cc) kudretinin işaretlerini, ayetlerini göstermek için kulu Muhammedi Mescid-i Haramdan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksa’ya “gece yolculuğu yaptırmış ve Resül’ü orada İbrahim, Musa ve İsa peygamberlerin de bulunduğu nebiler topluluğuna namaz kıldırmış ve devamında arş-ı âlâya yükseltmişti.

Peygamberlerin, nebilerin, havarilerin, Allah dostlarının izleri, nefesleri, sözleri bu Tanrı şehrinin sokaklarında, sararmış taşlarında, mabetlerinde hissedilmekteydi.

“İnsan yaşadığı yere benzer” diyor ya şiirinde E. Cansever, Filistin topraklarının binlerce yıllık tarihine bakarak bugünün Filistinlilerinin nasıl o toprakların karakteriyle uyuştuğunu görebiliriz.

Kudüs, Davut’un (Tâlut) sapanıyla savaşarak zalim Câlut’u öldürüp şehre girmesi, karanlığı aydınlığa çevirmesi, oğlu Süleyman’ın da bölgeyi hak, hakikat ve adaletle yönetip mamur hâle getirmesi ile huzur bulmuş. Sonrasında, Kur’an da telmih edildiği üzere, Peygamber Yeramya’nın öğütlerini dinlemeyip yine tekrar batıla, teslim olan Yahuda kralı Yehoyakimi ve İsrailoğullarını Allah(cc), Bâbil Kralı Buhtunnasr eliyle cezalandırmış, MÖ 574’te ortadan kaldırmış. İsrâ suresinde de İsrailoğullarının yeryüzünde iki defa karışıklık çıkaracakları, ilk karışıklık sebebiyle onları cezalandırmak için güçlü kulların gönderildiği belirtilir. (Devam Edecek)