TARSUS UZAK ZAMAN YAKIN

AHMET KÖSEOĞLU

       Uzak, gidemediğiniz yerdir.

Uzak, sadece mesafeyle ölçülmez. Şimdi düşünüyorum da, Almanya’ya, Hollanda’ya, Fransa’ya defalarca gitmiş olabilirim; ama Konya’dan güneye ve güneydoğuya her inişimizde tabelasını görüp de içine hiç girmediğim, hemen yakınımızda olan ama bir o kadar da uzak bir şehir vardı: Tarsus.

      Benim için uzun yıllar, hemen şuramda duran bir körfez gibiydi; pek uzakta değildi, ama zihnimde kıyısına bir türlü yanaşamadığım bir liman hâlindeydi. Hep biraz ötede, hep bir sonraki sefere bırakılmış bir şehir… Ashâb-ı Kehf Mağarası’na uğrayıp Tarsus’a girmeden geri döndüğüm bile olmuştu. Şehre girmeden geçtiğim o zamanları, bu ihmali şimdi biraz da mahcubiyetle hatırlıyorum.

      Bu kış, o uzun yıllar süren ihmalle yüzleşmek için aziz şehre gitmeyi içten içe çok arzulamış olmalıyım ki, dört kafadar, bir araçla sabah namazının ardından çıktık sefere. İlk molayı yol üzerindeki Ulukışla Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’nda verdik. Faruk Nafiz’in buram buram Anadolu kokan meşhur ‘Han Duvarları’ şiirini, yazıldığı duvara yaslanarak seslendirdim. Kuvvetli esen rüzgâr, yüksek sesle okuduğum dizeleri savurdu; dağa, taşa, uçan kuşa ve göğe…

İlk durağımız Tarsus Şelalesi’ydi.

Suyun sesi bir şehrin hafızası olabilir mi? Berdan’ın köpürerek düştüğü yerde, Tarsus Şelale Otağı’nda, akıp giden suyun kenarında yaptığımız kahvaltıda bütün bunları düşündüm. Bu sıradan bir sabah öğünü değildi; mükellef bir ziyafete dönüşmüştü. Ünlü Tarsus zeytininin dürüm hâlinde gevretilmiş yufkalarla sıcak sıcak ikramı, baharatlı saf zeytinyağına bandığımız buğday ekmeği, çay tabağı kadar küçülmüş ama lezzeti büyüdükçe büyümüş fındık lahmacunlar, yöresel peynirler, doğal yeşillikler ve organik ürünler…

Sanki şehir, “Hoş geldin, geç kaldın ama yine de hoş geldin,” diyordu. O sofrada yalnızca kahvaltı yapmadım; Tarsus’la aramdaki mesafeyi de yavaş yavaş erittim.

Bizi ilk karşılayan bu aziz akarsu oldu. Tarsus Şelalesi’nin sesi, sanki yedi bin yıllık bir geçmişin serencamını fısıldıyordu.

Luviler, Kizzuvatnalılar, Asurlular, Persler…

Ardından Makedonlar ve Seleukoslar. Roma İmparatorluğu dönemine gelindiğinde ise Tarsus, artık sıradan bir yerleşim yeri değildi; Kilikya’nın başkentiydi. Kültürün ve irfanın merkezlerinden biri olarak anılıyor, felsefe okulları, ticaret yolları ve işlek limanıyla Doğu ile Batı arasında köprü vazifesi görüyordu.

Tarsus yalnızca İslam medeniyeti açısından değil, Hristiyanlık tarihi bakımından da merkezî bir şehir. Çünkü Aziz Pavlus burada doğmuş ve yaşamıştı.

St. Paul Kuyusu’nun başında durduğumda, bir insanın doğduğu şehrin dünya tarihini nasıl etkileyebileceğini düşündüm. Pavlus’un, Roma vatandaşı kimliğiyle bu topraklardan çıkıp Anadolu’ya, Yunanistan’a ve Roma’ya uzanan tebliğ yolculuğu, Tarsus’u Hristiyan dünyası için kutsal bir başlangıç noktasına dönüştürmüştü.

St. Paul Kilisesi’nin küçük ve sade yapısı bir yana, şehrin hem cami, hem kilise hem de havra hafızasını koruyabilmiş olması dikkat-i câlip bir durum olsa gerek. Aynı coğrafyada farklı inançların izlerini yan yana taşıması, şehrin tarihî dokusunun ne kadar katmanlı olduğunu gösteriyordu.

“Antik yol” diye koruma altına alınmış taşları tel örgülerin arkasından seyrederken, Roma döneminin Tarsuslu filozoflarının ayak seslerini muhayyilemde duyar gibi oldum. Bu yolun taşlarında belki askerlerin, tüccarların ve havarilerin izleri vardı. Zaman, burada taşın içine sinmiş bir hafıza gibiydi.

İslam’la Tanışan Şehir

Tarsus’un kaderindeki bir başka büyük kırılma, Hz. Ömer döneminden itibaren İslam ordularının bölgeye gelişiyle başlar. Emevîler ve Abbasîler zamanında sınır şehri olarak tahkim edilen Tarsus, ribatları ve kaleleriyle bir uç şehri kimliği kazanır. Artık yalnızca ticaretin ve kültürün değil, nöbetin ve muhafazanın da şehridir.

Tarsus Ulu Cami,kökleri Abbasîlere dayanan, asırlarca ayakta kalmanın ve Anadolu’nun ilk camilerinden biri olmanın hususi dinginliğini ve asilliğini günümüze değin taşıyagelmiştir. Câmiunnûr’un ilk temeli M.787 ‘de atılmış; M. 833 ‘te Abbasî Halifesi Hârûn Reşîd’in oğlu Halife Me’mûn buraya defnedilmiştir. Fethettiği beldeleri imar ederek oralara Müslüman ahaliyi yerleştirmeyi murat eden Me’mûn’un ömrü, bu düşüncesini gerçekleştirmeye vefa etmedi M. 833 yılında , Bedendûn (Pozantı) suyu yakınlarındaki ordugâhta vefat etti; Naaşı Tarsus’a getirilerek bu mübarek mabedin haziresine emanet edildi. Me’mûn, Abbasîlerin en entelektüel halifelerinden biri olarak bilinir; Beytülhikme’yi kurdurmuş, ilmi teşvik etmiş bir hükümdardır.

Şît Peygamber ile Lokman Hekim’in kabirlerinin de burada bulunduğuna inanılır. Hıristiyan işgali sırasında tahribe uğrayan cami, M.1360 yılında yeniden ihya edilerek ibadete açılmış; 1579 yılında Ramazanoğlu III. İbrâhim’in esaslı tamiriyle bir kez daha ayağa kaldırılmış. Çeşitli gelirler vakfedilerek yaşatılan bu camii, yalnız taş ve harçla değil, niyetle ve nöbetle ayakta kalmıştır.

Avlusundaki  bir sütunun gövdesindeki  metal bilezikte kazılı / yazılı olan 1723 tarihli mısralar hâlâ zihnimde:

“Yarın olur mal mülk harap,

İlimsiz gerekmez bana hayat…”

Ulu caminin sütununda ilmin övülmesi, şehrin medeniyet tasavvurunu ne güzel özetliyor. Demek ki bu şehirde ilim, ibadet ve estetik birbirinden kopuk değil.

Biraz ötede Makam-ı Şerif Camii ve altında olduğuna inanılan Danyal Peygamber’in kabri… 2006–2011 arasındaki kazılarla, yerin 18 metre altından ortaya çıkarılan bu mekân, Tarsus’un dinî hafızasının derinliğini gösteriyor. Bazı şehirler yüzeyde yaşar; bazıları derin-in-de. Tarsus derin-in-de yaşayan bir şehir.

Selçuklular, Ramazanoğulları ve nihayet Osmanlılar…

En uzun soluklu hâkimiyet Osmanlı’ya ait olsa da, şehir hiçbir dönemin izini silmemiş… Tarsus medeniyetlerin buluştuğu şehir olarak, üstüne koyarak, ekleyerek, yok etmeden devam edebilme hünerini ortaya koymuş enderlerimizdendir.

Gözlükule Höyüğü’nde zaman, doğrusal bir çizgi olmaktan çıkıyor; üst üste yığılmış bir hafızaya dönüşüyor. Katman katman tarih… Silinmeden, yok edilmeden eklenmiş bir birikim.

Kleopatra Kapısı’ndan geçerken, Akdeniz hâkimiyetini düşündüm. Donuktaş Mabedi hâlâ esrarını koruyor. Gülek Kalesi’nin Toros geçitlerini tuttuğunu öğrenince Gevale Kalesi aklıma geldi.

Ve elbette Şahmeran… Tarsus’ta tarih ile efsane birbirine iyice kenetlenmiş.

Taş Konaklar Arasında Bir Kış Günü

Taş konakların arasında yürürken, kış günü sonbahar gibi ılıktı. Restorasyonla birleştirilmiş on dört konağın, dünyaca meşhur bir otel zincirine dönüştürülmüş olması dikkat çekiciydi; ama beni asıl etkileyen, beton yapılara inat taşın sıcaklığıydı. O taş binalarda konaklamak sürur içinde, sanki tarihe yaslanarak uyumak gibiydi.

Kırk Kaşık Bedesteni, iki kapılı ve bir nefeslik bir çarşı. İçindeki dükkânların hanımlar tarafından işletiliyor olması ayrı bir zarafet katmış. Konya’daki Kadınlar Pazarı’nın müstecirlerinin tamamının erkek olmasının tezadı, burada yine zihnime düştü. Bir uçtan girip diğer uçtan çıkıyorsunuz; ama Tarsus’un el emeğini, rengini, sesini ve zıtlıkların armonisini içinize alarak.

Şimdilerde otantik bir butik otel olan Elif Hanım’ın konağında içtiğimiz ‘Tarsusi’ kahvenin hatırının uzun olacağını şimdiden söyleyebilirim. O seramik desenli bardaklarda kahveyle beraber dostlarla unutulmaz bir anı yudumladık ve seyahatimize yeni kayıtlar ekledik.

Bir başka merkezî köşede ise Tarsus Amerikan Koleji duruyordu… 1888’den bugüne uzanan bir eğitim hikâyesi. Yüksek duvarlar, sıkı güvenlik, imtiyaz hissi… İçimde biraz hayranlık, biraz mesafe, biraz tedirginlik ve biraz da sorgulama bıraktı. Tarsus’un içindeki başka bir Tarsus gibiydi.

Beyaz Vagon ve Bir Savaşın Gölgesi

1943’te Winston Churchill ile İsmet İnönü’nün Yenice’deki buluşmasına ev sahipliği yapan Beyaz Vagon, savaşın ortasında tarafsız kalmanın ağırlığını taşıyan bir mekân gibiydi. Kuşkusuz bu vagon, diplomatik tereddütlerin ve tarihî sorumluluğun sessiz tanığıydı.

Nusret Mayın Gemisi’nin hikâyesi ise ayrı bir vefa örneği. 1962’de hurdaya ayrılan, kuru yük gemisine dönüştürülen ve elden ele dolaşan gemi, 1989’da Mersin açıklarında batmış. On yıl sonra, gönüllülerin ve belediyenin gayretiyle çıkarılıp parça parça Tarsus’a getirilmiş. Çanakkale’de kader değiştiren o mayınların hatırası, burada yeniden inşa edilmiş hâliyle ziyaretçilerini bekliyordu. Artık yalnız Çanakkale’nin değil, vefanın ve tarih bilincinin de bir sembolü hâline gelmişti.

Antik mabetlerden camilere, Ulu Cami’den St. Paul Kilisesi’ne kadar uzanan çizgide tek bir şey vardı: süreklilik. Tarsus, geçmişin bir hatıra olarak değil, bugünle iç içe yaşandığı bir şehirdi.

Tarsus sokaklarında yürürken şunu mırıldanmaktan kendimi alamadım:

“Bu şehir geçmişi anlatmıyor; geçmişi taşıyor. Dünü bugünde yaşıyor.”

Uzak sandığım şehir, aslında içimde bekleyen bir eksiklikmiş. Tarsus’u gezmedim yalnızca; zamanın içinde kısa bir yürüyüş yaptım.

Tarsus, görmesini bilene cömert. Kısa zamanda ne çok şey gördüm.

Hani derler ya “Görenedir görene, köre nedir köre ne?”

Şehirde; Meşhur Humusçu Akın’a, Kebapçı Çörçil’e, Ziya Efendi - Görallar Lokumcusu’na, Kebapçı Bedii Usta’ya, Ciğerci Hasan’a, Künefeci Sadık’a uğramayı ihmal etmezseniz, gönlünüzün, zihninizin zenginliğine, midenizin ihtiyacını da görmüş olmanın huzuru ile yine gelme sözünü vererek müsaade alabilirsiniz.

Bu aziz şehir bana şunu öğretti:

Uzak, haritadaki mesafe değildir.

Uzak, ihmal ettiğiniz yerdir. Tarsus’u ihmal ettiğim yıllar için içimde hafif bir sızı var şimdi. Ama telafisi mümkün bir sızıydı bu.

Çünkü artık biliyorum ki Tarsus katman katman bir medeniyet aynasıydı.

Ve o aynada biraz da kendimi gördüm.

Danyal Peygamber’in himmeti, Aziz Pavlus’un çocukluğu, Abbasî askerlerinin nöbeti, Osmanlı müderrisinin duası, Churchill’in diplomatik tereddüdü, Nusret’in sessiz gururu… Hepsi aynı coğrafyada, üst üste ama birbirini incitmeden sizi bekliyor.