Bir şehri anlatmak kolay olmasa gerek. Helede künhüne vakıf olmak; içine, derinliğine, saklı köşelerine ve gizli güzelliklerine ulaşmak istiyorsanız… Bunun için o şehirde vakit geçirmek, onu yürüyerek, dinleyerek ve hissederek tanımak icap eder. Çünkü şehirler kendilerini hemen ele vermezler.
Artvin de böyle bir şehir. “Kendini Gizleyen Şehir.” Dağların arasına çekilmiş, vadilerin derinliğine saklanmış; her virajda başka bir yüzünü gösteren, suyunu ve yeşilini bir sır gibi içinde taşıyan bir şehir… Ona bakmakla görmek, içinde bulunmakla ruhuna nüfuz etmek aynı şey değildir.
Bu yüzden Artvin’i yazmak kolay olmasa gerek. Çünkü o, yalnızca anlatılacak değil; önce keşfedilecek, sonra hissedilecek ve nihayetinde kelimelere emanet edilecek bir şehir.
Çünkü Artvin, yalnızca bir coğrafyanın adı değildir; dağların, vadilerin, ormanların, derelerin, yaylaların, türkünün, horonun, misafirperverliğin ve tarihin iç içe geçtiği başka türlü bir âlemdir. Haritada küçük görünen fakat yeryüzünde derinliği ölçülemeyecek kadar büyük olan şehirlerden biridir. Bir bakarsınız karşınızda göğe yaslanmış dağlar, bir bakarsınız derin bir vadinin içinden coşarak geçen Çoruh; biraz sonra ormanların yeşili, yaylaların sessizliği, bir köy evinin açık penceresinden taşan insan sıcaklığı…
İşte Kâmil Uğurlu ve M. Hilâl Uğurlu’nun birlikte hazırladıkları “Yeşil Kanatlı Şehir – Artvin Şehrengizi”, böyle bir şehrin yalnız görünen yüzünü değil, görünmeyen ruhunu da arayan bir kitap. Türk Dünyası Mühendisler ve Mimarlar Birliği’nin desteğiyle hazırlanan eser, şehrengiz geleneğini çağdaş bir bakışla yeniden yorumlayan uzun soluklu şehir keşfinin yeni ve önemli bir halkasıdır.
Şehrengiz, geçmişi XVI. yüzyıla uzanan bir yazı türü. Fakat Uğurlu çiftinin elinde bu eski edebî tür, yalnızca bir şehrin güzelliklerini sıralayan bir metin olmaktan çıkıyor. Onların anlayışında şehrengiz; şehrin tarihini, coğrafyasını, sosyolojisini ve kültürünü içine almakla birlikte bunların ötesine geçerek şehrin “ruh haritası”nı çıkarmaya çalışan bir keşif yolculuğudur. Çoğu insanın fark etmediği, belki de önemsemediği; fakat şehri şehir yapan ayrıntıların peşine düşer.
Kâmil Uğurlu’nun bu alandaki emeği başlı başına dikkate değer. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi alan, Türk Mimarlık Sanatı alanında doktorasını yapan Uğurlu; akademisyenlikten kamu yönetimine, sanat tarihinden şehircilik ve mimarlığa kadar uzanan geniş bir birikime sahip. Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde proje, sanat tarihi ve estetik dersleri verdi; kürsü başkanlığı yaptı. Kamu hizmetinde ise Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dünyası Mühendisler ve Mimarlar Birliği, TOKİ ve Başbakanlık gibi kurumlarda üst düzey görevler üstlendi. Bir dönem Karaman Belediye Başkanlığı da yapan Uğurlu’nun, mimarlık, şehircilik, akademi ve belediyecilik tecrübelerinin birbirini tamamlayan tarafları, onun şehirleri gözlemleme ve anlatma biçimine ayrı bir derinlik kazandırıyor.
Kâmil Uğurlu’nun şehir kitapları serüveninde Konya, Karaman, Eskişehir, Kahramanmaraş, Sakarya, Oş, Hatay ve Kıbrıs daha önceki duraklar. Artvin Şehrengizi ise çiftin dokuzuncu şehrengiz çalışması. Adı şehrengiz olmayan şehir kültürü kitapları da hesaba katıldığında bu sayı on beşe ulaşıyor. Bu yönüyle Uğurlu, Türkiye’de şehirleri şehrengiz üslubuyla en ısrarlı ve kapsamlı biçimde ele alan kalemlerden biri. Üstelik son dönem çalışmalarında eşi M. Hilâl Uğurlu ile birlikte yürüttükleri bu ortaklık, kitaplara farklı bir zenginlik kazandırıyor.
Artvin: Yeşilin Kanatları Altında
Artvin’e gelince…
Kitabın sayfalarında Artvin önce “Kafkasların Taç Kapısı” olarak çıkar karşımıza. Sonra “göğe komşu topraklar”a dönüşür. Düzlüklerin azlığı, sarp dağlar, derin vadiler ve uçurumlar şehrin karakterini belirler. Fakat bütün bu sert coğrafyanın üzerinde ve içinde, her şeyi yumuşatan bir yeşil vardır.
İşte bu yüzden “Yeşil Kanatlı Şehir” adı, Artvin’e yakışan bir isimdir. Yeşil, şehrin örtüsüdür; kanatlar ise onu göğe taşıyan dağlar, tepeler, yaylalar ve yükseklerdir. Şehrin bir tarafında dağ, öbür tarafında uçurum, aşağıda Çoruh, yukarıda orman ve yayla…
Yazarlarımızın ifadesiyle Artvin, adeta bir “pastoral senfoni”dir: dağlar, ormanlar, sular, rüzgârlar, kuşlar ve insan sesleri aynı tabiat orkestrasının farklı sazları gibidir.
Artvin’de insan bazen bir şehirde değil, tabiatın kendisinin kurduğu büyük bir mabette dolaşıyor hissine kapılır.
Ve bu manzaranın içinden Çoruh geçer.
Artvin Şehrengizi’nde Çoruh yalnızca bir nehir değildir. Şehrin hikâyesine karışmış canlı bir karakterdir. Bazen coşkun, bazen öfkeli, bazen bereketli, bazen de tehlikeli… İnsanların kaderine dokunmuş, vadileri biçimlendirmiş, yolları ve yerleşimleri belirlemiş bir hayat damarıdır. Kitabın bazı hikâyelerinde Çoruh’un insan hayatındaki sert yüzü de görülür. Yazarlar, nehri romantik bir manzaraya indirgemeden, onunla yaşayan insanların acılarını ve mücadelelerini de anlatırlar.
Bir Şehrin Tarihi, İnsanlarının Hafızasında Saklıdır
Kitabın güçlü taraflarından biri, Artvin tarihini yalnızca kronolojik bilgilerle vermemesi. Tarih, insan hikâyelerinin içinden geçerek geliyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 7 Mart Yiğitleri bölümü. Artvin’in hukuken 23 Şubat 1921’de kurtulmasına rağmen, bölgenin fiilî kurtuluşunun 7 Mart’ta gerçekleştiği anlatılıyor. Orduyla birlikte hareket eden Artvinli milisler, halkın hafızasında “7 Mart Kahramanları” olarak yer etmiş. Kadir Ağa, Ahmet Ağa, Müderris Mehmet Remzi Efendi, Müftü Süleyman Efendi, Musa ve Fuat Atabekler, Nuri Bey Hamşioğlu, Hacı Şakir Efendi ve daha nice isim bu hafızanın kahramanları arasında.
Burada kitap yalnızca isimleri sıralamakla kalmıyor; onların çocuklarına ve torunlarına kadar uzanan bir hizmet ve vatan şuuru silsilesi kuruyor. Bazı ailelerin sonraki nesillerinin de memlekete, devlete ve millete hizmet etmeye devam ettiği gösteriliyor. Böylece tarih, bir takvim yaprağından çıkarılıp yaşayan bir mirasa dönüşüyor.
Artvin’in işgal yıllarına ait çok küçük fakat anlamlı bir ayrıntı da bu hafızanın nasıl yaşadığını gösteriyor. Halkın kullandığı “Bayramın mübarekli olsun” sözü, işgal yıllarında “bayrekli olsun” şeklinde söylenmiş. Bayramın bayraklı olsun… Bayrak hasretinin halk dilindeki karşılığı bundan daha güzel anlatılabilir mi?
Solmaz Hemşire: Bir Şehrin Vicdanı
Kitabın insan hikâyeleri içinde Solmaz Hemşire özel bir yerde duruyor.
Köy Enstitüleri’nin ebe-hemşire eğitiminden yetişen Solmaz Hemşire, Artvin’in ulaşılması güç köylerinde yıllarca halkın hizmetinde olmuş. Yolun, arabanın ve sağlık imkânlarının bulunmadığı bir coğrafyada köyden köye at üzerinde giderek kadınların doğumlarına yetişmiş. Bazen ayda yüz, hatta yüz elli doğuma gittiğini anlatması, onun hizmetinin büyüklüğünü tek başına göstermeye yetiyor.
Kitapta anlatılan bir başka olay ise onu sıradan bir sağlık görevlisinin çok ötesine taşıyor. Şavşat’ta ağır yaralı bir hasta, heyelan sebebiyle Artvin’e götürülemeyince Solmaz Hemşire devreye giriyor; yaralının dağılmış organlarını yerine yerleştirip müdahale ediyor ve hastayı daha sonra sevk ediyor. Bu hatıra, onun mesleki cesaretini ve insan hayatına adanmışlığını gösteren çarpıcı bir örnek olarak kitapta yer alıyor.
Şehrengiz tam da burada kendisini belli ediyor: Artvin’i anlatırken yalnızca dağları ve ormanları değil, insanın insana yetiştiği anları da kayda geçiriyor.
Kafkasör: Bir Şehrin Meydanındaki Hafıza
Artvin denilince Kafkasör’ü ve boğa güreşlerini anmamak mümkün değil.
Fakat kitap, Kafkasör’ü yalnızca bir şenlik ve eğlence olarak anlatmıyor. Boğaların yetiştirilmesinden bakımına, ailelerin bu hayvanlara gösterdiği ihtimamdan meydandaki güreşlere kadar uzanan bir kültürel geleneği ele alıyor. Boğa, bazı aileler için yalnızca bir hayvan değil; ailenin onuru, şehrin geleneği ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir değer. Şehrin girişindeki boğa heykeli de bu kültürün Artvin kimliğindeki yerini simgeliyor.
Kafkasör’ün ikiz kardeşi olarak kitabın Şavşat bölümünde Sahara Yaylası şenlikleri de karşımıza çıkıyor. Gurbetten gelen Artvinliler, sofralar, yatık dönerler, çocuklar, satıcılar, konuklar ve yayla coşkusu aynı meydanda buluşuyor. Uğurlu çiftinin gözünde bu, düzenli ve samimi bir “şamata”dan daha fazlası: gurbetin memlekete dönüşü, kültürün yeniden yaşanması ve insanların birbirini yeniden bulmasıdır.
Artvin’in Kadınları, Dülgerleri, Âşıkları…
Kitabın dikkat çekici taraflarından biri de Artvin’in görünür tarihin gölgesinde kalmış insanlarını ortaya çıkarması. Çiçek Nene, Bülbül Nene ve Sâdiye Hanım gibi kadınlar; Emrula, İslâm Dede, dülgerler, halk ozanları, hekimler ve öğretmenler kitabın sayfalarında kendi hikâyeleriyle yer buluyor. Kitabın içindekilerinde bile bu başlıkların yan yana gelişi, Artvin’in nasıl çok mozaik ve heterojen bir insan coğrafyası olduğunu göstermeye yetiyor.
Özellikle “Diplomasız ve Benzersiz Dağlı Tasarımcılar: Dülgerler” bölümü, Uğurlu’nun şehir okuma biçimini göstermesi bakımından ayrıca önemli. Dülgeri yalnızca marangoz olarak değil, tasarlayan, uygulayan ve yapının bütününü düşünen bir sanatkâr olarak ele alıyor. Böylece Artvin’in mimari kültürünü yalnızca yapılardan değil, o yapıları meydana getiren ustaların dünyasından okumaya çalışıyor.
Bütün bunlara halk ozanları, âşıklar, maniler, destanlar, ağıtlar, Atmaca kültürü, yayla hayatı, mutfak ve sofra kültürü eklendiğinde ortaya yalnızca bir şehir monografisi çıkmıyor. Bir şehrin hafızası, karakteri ve ruhu ortaya çıkıyor.
İşte Yeşil Kanatlı Şehir – Artvin Şehrengizi, bu yüzden yalnız bir Artvin kitabı değil. Bir şehrin nasıl sevileceğinin, nasıl dinleneceğinin ve nasıl okunacağının da kitabı.
Kâmil ve Hilâl Uğurlu çifti, Artvin’i anlatırken bize bir şehrin yalnızca taş, toprak, bina, yol ve rakamlardan ibaret olmadığını bir kez daha hatırlatıyorlar. Şehrin bir ruhu vardır; onu görmek için bazen gözden fazlası, kulağı ve gönlü birlikte kullanmak gerekir.
Artvin’in yeşili zaten gözleri yakalıyor.
Çoruh’un sesi kulağa ulaşıyor.
Geriye, bütün bunların altında saklanan Artvin ruhunu bulmak kalıyor. Bunun için de Artvin’in peşine düşmek ve yukarıda anlattığım kimi hikayelerin detaylarına ve şehrin güzelliklerine varmak istiyorsanız kitabı edininiz ve Yeşil Kanatlı Şehir – Artvin’ e doğru yola çıkınız.