YERYÜZÜNÜN PARLAYAN YILDIZI: SEMERKANT
Taşkent’ten başlayan yolculuğumuzda, yaşayan bir müze şehir olan Hîve’nin buram buram geçmiş kokan taş kaplamalı sokakları da geride kaldı. Yol bizi manevi kubbesi altında kendimizi bulduğumuz tasavvuf pirleriyle gönendiğimiz irfan yurdu Buhara’nın ardından, dünyanın pırlantası Semerkant’a ulaştırdı. Kendi çağının ışığını ve insanlığın birikimini taşıyan bu kandil şehirlerde attığımız her adım, yaşadığımız her an, geçmişin aydınlık izlerini bize işaret ediyor; bugüne dair ince bağlantılar kurmamızı sağlıyordu. Buhara’da dilime doladığım nakarat beyit, Semerkant’a yaklaşmanın heyecanıyla yinelendi: “Buhârâ kubbetü’l-İslâm, Semerkand saykal-i rûy-i zeminest.” Tani; “Buhara, İslam’ın kubbesi; Semerkant ise yeryüzünün parlayan süsüdür.” Şairin bu dizeleri, mübarek iki şehrin yalnızca taş ve tuğladan ibaret olmadığını; geçmişin estetiğinin, bilgeliğinin ve kudretinin nice medeniyetleri temsil ettiğini hatırlatıyordu.
Bomboş ovaları ve geniş düzlükleri yararak ilerleyen hızlı tren Afrosiyab, bizi Semerkant’ın görkemine ve kuzeyindeki Afrosiyab antik yerleşimine taşıyordu. Antik alan, Siyavuş ve Turan efsaneleriyle örülü mitolojisi ve tarihî izleriyle Semerkant’ın tarihi köklerini önümüze seriyordu. Trenin penceresinden bakarken, zamanı karışmış tarih akışında Nasreddin Tusiler, Zemahşeriler, Mâturidîler, Farabiler, Birûniler, Harezmîler zihinsel ufkumda cevelan ediyordu. Semerkant'a yaklaşırken trenimiz, büyük şair Nevai'nin adını taşıyan istasyondan hızla akıp geçti. Ali Şîr Nevâî’nindoğduğu bu şehir dostu Sultan Hüseyin Baykara ile Herat’takurdukları edebiyat meclisleri ve ilmî sohbetlerin Semerkand’a kadar taşan etkisini hatırıma getirdi. Nevâî’ninedebiyat, dil ve düşünceyle yoğurduğu sanatın sesi, ta Âl-i Osman diyarına kadar ulaşmıştı. Biz de teberrüken gazelinden bir beyti kayıt düşelim şuraya: “Yüzünde haller irmes közün gazalidür, Ki tüştü nafesidin katre müşg-i ter her yan.” Zaten manası dil ehline malumdur, yine de beyti okuyanın gönlünde yeniden canlanması için şöyle izah edelim: “Aşkın ateşi bedenimde yeni yanıklar (oluşturdu) deme, Çünkü gönlüm bağlandı, her tarafta (onun) izini ararım.”
Şehrin tarihine bakıldığında, Moğol istilalarının yıkıcı izleri neredeyse silinmişti; karanlık devrin ardından Timur’un kararlı iradesiyle yeniden doğmuştu. Bu ihya, yalnızca taş ve tuğlayla sınırlı imar faaliyeti değil; sanatın, mimarinin ve ilmin harç olduğu, erdemle yoğrulmuş bir medeniyet tasavvurunun tezahürüydü. Her yapıda estetiğin zarafeti, her medresede ilim ve tefekkürün derin izleri hissediliyordu. Timur’un vizyonu, Semerkant’a tarihî kudret ve edebî incelik kazandırmış; şehir, bilimi ve hikmeti yüceltmek isteyen abidevi şahsiyetlerin yurdu, kadim bir irfan ocağı hâline gelmişti. Akşam saatlerinde şehre vardığımızda rehberimiz “Registan’daki gösteriye yetişmeliyiz!” diye seslendi.Kızıllığın yerini ağır ağır gecenin karanlığına bıraktığı demde, otobüsümüz meydanın önüne yanaştı. Kapı açıldığında karşımızda ihtişamlı manzara belirdi: Şehrin kalbi, heybetli taç kapılar ve kubbelerin içinde atıyordu.
Registan Meydanı’nı, geçmişin izlerini bugüne taşıyan büyükçe bir sahne olarak gördüm. Bir anda meydanı çevreleyen medreseler - Şirdar, Tillekâri ve Uluğ Bey - ışıklarla canlandı. Devasa yapılar, Özbekistan’ın iki bin yıllık destanını gözler önüne seren görsel bir sahneye dönüştü. Cengiz Han’ın ordularının tozu dumana katarak şehri yerle bir edişi, ateşin göğe savrulan dumanı, taşların hafızasına kazınan o karanlık an… Ardından, Timur’un gayretiyle Semerkant’ın küllerinden yükselişi… Kubbelere yansıyan ışık, yıkımı ve dirilişi ardı ardına bize gösteriyordu. Timur’un atlıları, Semerkant medreselerinin kurşuni kubbeleri, İmam Mâturidî’nin hikmet dolu sözleri ve ilmiyle hem Doğu’yu hem Batı’yı aydınlatan İbn-i Sina’nın mirası, nefes kesen filmde rüya gibi akıp geçti. Zaman sanki durdu; biz, geçmişle bugünün örtüştüğü o büyülü ana tanıklık ettik.
Gecenin sessizliğinde Şirdar’ın kaplanlı güneşli çini işçiliği, altınla bezeli Tillekâri’nin duvarları, yıldızların izini süren Uluğ Bey Medresesi’nin kubbesi aynı anda parlıyordu. Her biri kendi dilinde konuşuyor; kudreti, ilmi, sanatı anlatıyordu. Işıklar söndüğünde meydanda sessiz bir büyü kaldı geriye. Gündüz gözüyle de görmemiz gerektiğini konuşarak ve ardımıza bakarak ayrıldık. Ertesi sabah, güneşin yumuşak aydınlığında Registan Meydanı’na yeniden girdik. Öncekigecenin sessizliği, sabah ışığının meydandaki taşlar ve çiniler üzerinde yarattığı canlılığa bıraktığı yerle birleşiyordu. Bu kez, Uluğ Bey Medresesi’ni Şirdar ve Tillekâri ile gün gözü ile yeniden gözlemledik; ardından Uluğ Bey Rasathanesi’ne geçtik. Rasathane önünde heykeli ile karşılaştık ve yıldızların izini süren yapının, tarihî ve bilimsel önemini detaylıca anladık. Derine inen içbükey merdiven gibi taraklı yapı, gökyüzünü ölçmek için tasarlanmıştı; günleri, ayları ve yılın 365 gününü hesaplamak için kullanılan bu düzenek, hem insan aklının hem de zamanın değerini belirleyen bir göstergeydi.
Ziyaretimizin devamında Gur-i Emir Türbesi’ne yöneldik; bu görkemli yapı, aslında yaşarken vefat eden torunu için yaptırılmış, sonrasında Timur’un ebedi istirahatgahı olmuştu. Türbenin iç mekânı, mavi çiniler ve altın varaklarla bezeli geometrik motiflerin ahenkle birleştiği zarafeti sunuyor, adeta Semerkant’ın gerdanındaki inci gibi parlıyordu. Makberedeışığın desenlerle dansını izlerken, kadim mekânın sessiz kudretiyle yüzleşiyor, her köşesinde sanatın ve estetiğin çekiciliğine kapılıyorduk. 15. yüzyılda inşa edilen bu kubbe, İslam sanatının en ince detaylarıyla işlenmiş, göğe yükselen bir sanat kapısı gibi azametini sergiliyordu. Türkistan mimarisinde iç tezyinatıyla önemli bir yere sahip olan bu yapı, zarafeti, azameti ve detaylardaki inceliğiyle ziyaretçilerini hayranlıkla kuşatıyor; sessiz bir hayretin içinde adeta zamanın ve mekânın kudretini hissettiriyordu.
Sadece o mu, karşılaştığımız her yapı, hem estetik hem tarihî anlamıyla şehrin ruhunu yeniden kuruyor; biz de sanki o ruhun içinde, geçmişle bugünün birleştiği noktada yürüyorduk. Şehrin manevi ve kutsal alanlarından olan Şah-ı Zinde’nin güzellik abidesi zarif yapıları vadiden tepeye doğru akik taşı gibi ahenkli dizilişle sanki bizi bekliyordu. Yaşayan Sultan (Şah-ı Zinde) Kasım bin Abbas ve onlarca mübarek şahsiyetin türbeleri burada pek muazzezdi. Merdivenlerle yukarıya doğru yükselen bu -tuğla ve çini işçiliğiyle- büyüleyici yapılar topluluğu kaynaklarda Mecmûa-i (Gûristân-ı / Kabristân-ı / Ârâmgâh-ı) Şâh-ı Zinde şeklinde de geçmektedir. Kasım bin Abbas, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in yeğeni olarak İslam’ı tebliğ için buraya gelmiş ve şehit olmuştu. Cuma namazını burada, Semerkantlılar ve dünyanın dört bir yanından gelen misafirlerle birlikte kıldık. Yüzün üzerinde olduğunu tahmin ettiğimiz merdivenlere namaz için tutulan saflar aşağıdan yukarıya, geçmişle bugünü birleştiren kardeşliğin görkemli bir tablosunu oluşturuyordu.
Şah-ı Zinde’nin doğusundaki çarşının hemen yanı başında yükselen Bîbî Sultan Külliyesi, Timur’un devletinin kudretini ve gözde eşi Saray Melik Hanım’a duyduğu derin hürmeti simgeler… Adını Saray Melik Hanım’dan alan bu yapı, cami ve medreseyi bütünleşik bir tasarımla kucaklayan zarif duruşuyla Semerkant siluetinde iz bırakır. Karşısındaki BîbîHanım Türbesi, medreseyle bağlantılı külliye gibi düşünülebilir. Yüksek taç kapısı ve kubbesiyle Bîbî Sultan Külliyesi, Timur’un sevgisi ve saygısıyla Semerkant’a sinmiş bir şiir gibidir. Bibi Hatun medresesinden dönüşte gezi rehberimiz Ümide’nin otobüste anlattığı menkıbeyle şeneldik. Fars bölgesini topraklarına kattığında Timur’un huzuruna çıkarılan Hâfız’ın öyküsü tarihe altın harflerle kazınmıştır. Pejmürde ve perişan hâlde huzura getirilen şair, “Eger ân Türkî-i Şîrâzî be-dest âred dil-i mârâ Be-hâl-i hindûyeşbahşem Semerkand u Buhârâ-râ” beyitinde yer alan abartılı güzellikten dolayı Timur’un takdirini kazanır. Timur, beyti hatırlayarak dedi ki: “Şiraz’daki Türk güzeli sevse benim gibi biçareyi, Verir idim bir benine Semerkand’la Buhara’yı.” Hâfız’ın hâline bakarak devam etti: “Semerkand’ı, Buhara’yı vermek nere, sen nere?” Ve Hâfız, sakin ve bilge bir şekilde yanıtladı: “Sultanım, başıma gelenler zaten hep bu cömertliğim yüzünden.”
Aynı mahallede yüksekçe tepede yer alan Hızır Camii ve avlusundaki İslam Kerimov’un mezarı, şehrin tarihî dokusuyla modernliğin iç içe geçtiği önemli mekânlardandır. Türkistan’ın ilk camilerinden olan bu yapı, geleneksel Özbek mimarisinin zarif örneklerinden biridir. Devlet Başkanı İslam Kerimov, vefatının ardından, camiinin bahçesine defnedilmiş. Mezarı, geleneksel Özbek mimari tarzını modern unsurlarla harmanlayan görkemli türbe haline getirilmiş. İmam-ı Mâturidî Türbesi’nin önünde, Bosna-Hersek’in Gorajdeşehrinden gelen grupla karşılaştık. Uzak diyarlardan gelmelerine rağmen, gözlerinde aynı inanç ve merhametin ışığını görmek tarifsiz bir tevafuktu. Konyalı heyetimizle, itikatta mezhep imamımızın kapısında buluşmak; Müftü Remzi Pitiç Hoca’nın akıcı Türkçesiyle Konya ve Türkiye’den, tarihimizden ve kültürel mirasımızdan bahsetmesi, unutulmaz bir hatıralar arasında yerini almıştı.
Ayaküstü dünden bugüne Müslümanların hâlinden, Gazze’den gelen acılardan konuştuk; ama sohbetin asıl ağırlığını Mâturidî’nin akılcı ve İslam’la çatışmayan yaklaşımı oluşturuyor... Onun öğretileri, hem çağının hem de günümüzün düşüncesine ışık tutuyordu; insanlığa bakışı, adalet ve merhameti, türbenin sessiz kubbesi altında yankılanıyordu. Ayrıca, İslam dünyasında eksikliği hissedilen bilim ve teknolojide atılım yapmanın en önemli göstergelerinden biri olan düşünce ve ifade özgürlüğünü anlamak bağlamında Mâturidî, dini kökenleriyle bu özgürlüğün nasıl mümkün olabileceğini gösteren örnek rehberdir; bugün de bizler için yol gösterici bir ışık olmayı sürdürüyor.
Hazretin huzurunda sınırların, dillerin ve zamanın ötesinde, insan olmanın ortak değerini derinden hissettik. Semerkand’agitmeyen, dünyanın yarısını görmemiş sayılır; bazı şehirler susturur insanı, sadece bakarsın, çünkü kelimeler yetmez. Tarihçi İlber Ortaylı’nın da ne güzel belirttiği gibi, Semerkandyeryüzünün parlayan yıldızı ve cennetidir. Şehrin âlimlerinden, filozoflarından ve yaşayan tarihinden öğrendiklerimiz bizleri derinden etkiledi. Semerkand’tanayrıldıktan sonra, yüreğimizin yarısı Registan Meydanı’nda kaldı; öte yandan, Semerkand’ın büyülü hatıraları da zihnimizin en nadide köşelerine yerleşmiş, adeta şehrin ruhu bizimle birlikte yaşamaya devam ediyordu.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.