Türkiye’de soyadı faciası
Mareşal Fevzi Çakmak’ın soyadı Çakmakoğulları soyundan gelir ve hakiki bir ‘soy adı’dır. Atatürk, Sakarya Savaşı'nın başından sonuna kadar idare etmiş ve planlarını da hazırlamış olduğu için Fevzi Paşa’ya “Sakarya” soyadını vermek istedi. Paşa kabul edemeyeceğini söyledi. “300 yıldan beri Çakmakoğulları adıyla şöhret kazanmış bulunan bir soyun adını değiştirmek hakkını kendimde göremiyordum.” Bu yüzden “Oğul” ekini almak yasak olduğu için Çakmak soyadı ile yetinmişti.
Ama imzasından dolayı adı “Kuzu Paşa”ya çıkarılan Fevzi Paşa kadar şanslı olmayanlar da vardı.
“Devletin yani o zamanki Halk Partisi’nin kabul ettiği Soyadı Kanunu yanlıştır. Çünkü Türklerde soyadı isimden sonra değil, önce gelir. Dilin yapısı böyledir. İlle Avrupalılara benzeyeceğiz diye soyadını almak, şuur altına işlemiş bir aşağılık duygusunun mahsulüdür. Biz Avrupalı falan değiliz. Buz gibi Asyalıyız ve hepsinden üstün olarak da Türk’üz…”
Bu tokat gibi sözler Türkçülüğün önde gelen isimlerinden Hüseyin Nihal Atsız’a aittir ve Türkiye’de bir soyadı faciası olduğunu ortaya koyan örnek metinlerden biridir.
1959 yılında Büyük Doğu dergisinde tefrika edilen Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz başlıklı kitabında başka itirazlar da göze çarpar. Mesela şunlar:
“Bizde Soyadı Kanunu çıktığı zaman Anadolu Türklerinden yüzde 95’inin soyadı vardı ve bu soyadları çok defa “oğlu” ile bitiyordu. Çapanoğlu Ahmet, Kadıoğlu Mehmet, Göcenoğlu falan, Mızrakoğlu filân… Tarihimizde de bu türlü soyadları bol bol vardı: Osmanoğlu Murat, Aydınoğlu Umur, Karamanoğlu İbrahim ve başkaları… Şimdi alışılmış ve dilin yapısına uygun düşmüş bu isimleri bırakıp da İbrahim Karamanoğlu, Murat Osmanoğlu demekte mânâ var mı idi? Yoktu amma oldu işte…”
Peki neden Hüseyin Nihal isimleri nüfus cüzdanında dururken “Atsız” soyadıyla kitaplar, yazılar kaleme almıştır kendisi?
“Atsız” yani isimsiz manasında soyadı almasının sebebi yine Soyadı Kanunu'nu protesto amaçlıdır. Nüfus memuru, Atsız’ın tarihî bir şahsiyet olduğu için soyadı olarak alamayacağını söylemiş ama kendisi onun “Adsız”, kendisinin ise “Atsız” olduğunu söyleyerek görevliyi ikna etmiştir (buradan öğreniyoruz ki tarihte yaşamış kişilerin isimlerini soyadı olarak almak da yasaklanmıştır). “Hüseyin Nihal Atsız” diye yazmamak için doğrudan “Atsız” ismini hem ad hem soyadı olarak kullanmayı tercih etmiş ve bu suretle protestosunu da ortaya koymuştu.
Türkçü sosyolog Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri Bey de protestoculardan biriydi. Türklerin “soyadları”nı isimlerinin başına getirdiklerini savunan Ziyaeddin Fahri Bey de Fındıkoğlu soyadını isminin başına yazarak kanuna karşı tavır almış, hatta resmî işlerde engellerle karşılaşmasına rağmen görüşünde direnmiş, bu yüzden Millî Eğitim Bakanlığı’ndan zılgıt yemiştir. 1944 yılında yargılandığı Irkçılık-Turancılık davasında da “soyadlarını eski Türkler gibi başa getirmek”le itham edilmişti.
Şimdi meselenin başka bir boyutuna geçelim.
Son olarak 28 Şubat döneminde “Türkçe ibadet” çıkışıyla hatırlayacağımız Cemal Kutay kelimenin tam manasıyla kirli çıkıdır. Uydurmaları çoktur ama yarım asırdan fazla süren neşriyat hayatında bazı doğruları da dile getirmiştir.
Tarih Konuşuyor dergisinde soyadı faciası ile ilgili iki yazısına tesadüf ettim (1964 ve 1967 yıllarının Haziran sayılarında).
1967 tarihli yazısının sonlarında bir dostunun yazıhanesinde orta yaşlı, ufak tefek biriyle tanıştığını anlatır. Adı Sabutay Alper’dir. İsmini öğrenince evvela tarihteki isimlere dalar gider Kutay ama sonradan öğrenir ki o şahsın asıl ismi Sabatay Alber’miş! Yani “bir Musevi vatandaş adı!” Şöyle devam eder sözlerine:
“Bizim soyadı kanunu sayesinde ırk, din, milliyet değiştirmiş; tarihî iki şahsiyetin varisi olmuş!…”
Devamını buraya almayacağım (merak eden bulup okusun). Hem Türkiye’de Soyadı Kanunu'nun örttüğü nice isimler olduğunu bilmek için uzman olmaya gerek yok.
Kutay, 1964 tarihli yazısında ise 17 Haziran 1934 tarihinde CHP Meclis Grubunda soyadı kanunu müzakere edilirken vekil Emin Sazak’ın halkın yüzyıllardan beri kullandığı “zade, oğul, -giller” gibi soyadlarının yasaklanmaması gerektiğini dile getirmesi üzerinde durur. Ardından şu cümlelere yer verir:
“Bugün Türkiye’de ne kadar Musevi Alber varsa hepsi Alper olmuşlardır. Salamonlar ya Salman ya Sakman’dır. Moiz’ler Mete’dir! Ermeni vatandaşlarımız daha cesaretle işe girişmişlerdi: NORAY’lar Nuray, Artin’ler ARKIN’dırlar. Ya asıl ülkülerinden zerresini fedâ etmeden ad, bayrak, hattâ görünüşte dil değiştirmiş gözüken o vefalı Rum vatandaşlarımız!... Soyadı Kanunu'nun kabulünden önceki “asıl” isimler ile bu kanunun kabulünün 30. yıl dönümünde Türk adları ile aile kütüklerine binler ve on binlerce “hiçbir zaman bizden olmayacakların” nasıl sızdığını rakamlarla tespite kalkışırsak elimiz şakağımızda kalır!”
Cemal Kutay’ın bundan 62 yıl önceki yaklaşımına 6 ay önce hayatını kaybeden Yalçın Küçük’ün “isimbilim” (onomastik) yöntemiyle giriştiği yoklamayı ilave ederseniz bazı ipuçlarını yakalayabilirsiniz (mesela 2000 yılında basılan Tekelistan adlı kitabında). Ama bu dahi bir “bahs-i diğer”dir.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.