Ayşe Ünüvar

Ayşe Ünüvar

SELAM OLSUN AKŞEMSEDDİN HZ. SELAM OLSUN BOLU BEY’ine

A+A-

Yol çağırdı önce, sonra yeşil ve sonra mavi… Sandım ki vardım buldum hem yeşile hem maviye bambaşka yollarda doydum. Oysa başkaymış çağıran işittikçe daha çok kulak verdim ama kesildi ses. Anladım ki duymak için gönül gerek tarihsel şuur gerek ve dua kapılarını açmak gerek…

Derin yeşile kanıp yola revan oldum. Yanımda yöremde göğün maviliğinde kaybolup gidenler vardı… Sanki önce yeşil sonra mavi çağırdı. Sarı sarı nilüferler vardı derin mavi bir su da. Biraz yürüdüm beni çağıran yola vardım ki beyaz bembeyaz nilüferleri gördüm. Cennet burası mı diye seslendi bir kuş bakıp kalbimle onayladım. Abant’a düşmüş yolumuz da ben cennet sandım…  Atlar koşturuyordu toprak yollarda, sonra süslü faytonlar geçiyordu üzerlerinde dilimizi bilmeyen turistler taşıyan ve bisiklete biniyordu çocuklar ile büyükler… Cıvıl cıvıl kuş sesleri ancak iç dünyan ile dinlersen duyabileceğin bin bir çeşit nebat. Hep ses çağıracak değil ya sarıya çalan güneşe benzeyen bir koku çağırdı bu kez… Şalvarlı elma yanaklı bir ninenin elinde sapsarı çiçek çiçek dizilmiş bir taç gördüm. İtina ile başıma taktı yaşlı kadın itina ile kokladım. Bildiğim ama eremediğim bir kokuydu. Altın Otu imiş adı. Hem çayı yapılıyormuş hem de iyi geliyormuş bazı hastalıklara. İdrar yollarını rahatlatıyormuş mesela. Burası cennet mi ninem diye sordum sonra; “Bilene cennet kızım” dedi içimi okur gibi… Hayırladı beni yola revan oldum. Biz kelam ehli miydik yoksa kalem mi diye sordum sonra tam gölün kenarında bir çam ağacına yaslanıp; Ağacın cevabını duydum sonra; “Okuyamayan yazamaz dedi. Okuyanınsa kaleme ihtiyacı yoktur. Bak dinle duy tabiat ne söylüyor, eğer duyabiliyorsan ne kelama ne kaleme gerek var” dinledim çok şey söylüyordu Rabbin yarattığı her şey kendi dilinde. Önemli olan bir ağaca yaslanıp dinlemekti şu göl ne diyor sarı nilüferler hangi dilde söyleşiyor kuşların balıkların dilindeki şarkı ne? Duydum ve anladım dinleyince duyuluyor ancak. Çam ağacına veda edip Abant Gölünü çepeçevre dolaştım. Doğa kendi dilinde kendi halinde sessizce yaşayıp giderken bizi sessizce kendine çağırıyordu aslında ve dedim ki insan biraz kafasını dinlemeli biraz şehrin gürültüsünden uzaklaşıp bir göl kenarında bir hamak içinde kitap okumalı doğayı kuşları dinlemeli ötüp duran böceklerin notalarında ne var ne yok bilmeli… Sonra gökyüzüne ellerini uzatan şu ağaçların özgürlüğünden eklemeli yüreğine ve atlara binmeli sarı beyaz pembe nilüferler eşliğinde ve dahası ayakkabılarını çıkarıp Abant’a doğru uzatmalı ayaklarını yanında kuşların şarkısı elinde bitmesini istemediği bir kitap ve öylece dalıp gitmeli sonsuza, mavinin yeşilin suyun toprağın ağacın kuşun böceğin birbirine karıştığı cennetin bu parçasında ve sonra acıkıp tıka basa doyurmalı karnını Abant’ın benekli  alabalıklarıyla ve sonra desdemli bir çay içmeli üzerine Abant’ın nilüferlerinin hikâyesini dinleyerek… Ders almalı nilüferden sabrın ve mütevaziliğin meyvesi olmak ne demek?… Sonra Göl kenarından ayrılıp görmediği tüm hayvanların içleri doldurulmuş hallerini görmeli hemen köşedeki müzede. Dokunulması yasak olduğunu bile bile dokunmalı ceylana, ayıya, tilkiye,  kuşların her birine sevmeli onları türlerinin yaşaması için bir dua bırakıp ruhlarına sessizce uzaklaşmalı ve bu iklime bir daha gelebilmek için geri dönüp selam vermeli dağların üzerinde ki masmavi göğe… Ve ayrılmalı yanındaki ehli kalem dostlarının topladıklarından demlemeli zihnini. Öyle ya her yürek başka içer her su dan…Son bir veda bırakıp  Abant’ın suyuna kuşuna çiçeğine ninesine atına arısına  balına ve düşmeli yola onu hala çağıran sesin ardına…

Gittikçe artmalı ses. Vardıkça ya da dinledikçe güçlenmeli… Otobüsün döndüğü o çam ağaçlı yolda ki evler büyülemeli önce insanı. Sonra ninelerin başlarından bellerine kadar sarkıtıp örttükleri geleneksel örtüler ve sonra hepsinin yüzündeki tanıdık ifade. Kırk yıllık dost kırk yıllık akraba olma bilincinin meyvesi gamze gamze yayılmalı yaşlı ama yaşlanmamış yanaklarına… Tarih bir not düşmeli o vakit yazılmamış çizilmemiş her kâğıda. Her kalem susmalı ve kırk yıllık bekleyiş sona erip kavuşmalı gönülden bilenler, gönlü ile bilenler ve yine yaşlı, örtüsü seni bağrına çağıran sarı benizli bir nine seslenmeli ta uzaktan beyaz boyalı ahşap evlerin önünden; “Hoş sefa gelmişsiniz Ak Şemsettin Hz. Nefesine…” Dili tutulmalı önce insanın. Durup düşünüp Fatih’i hatırlamalı sonra ve demeli ki kendine Fatih Sultan Mehmet Han nice yer fethederken onun gönlünü fetheden kimdir erenler? Varıp yüz süreyim Göynük’ün Göynük’lünün gönül nefesine…

Varır diz çöker oturur bir Fatiha okursun sonra. Bin Fatiha gerek binlerce dersin içinden… Duyan olur. Bilen olur. Gönül ile varan olur belki… Hürmet dilden dile. Dilden gönüle. Gönülden gönül evine varır belki kim bilir? Bir de bakarsın etrafına yüzlerce yüz var içi dünyaya dur diyecek yürekte Fatih’e hürmet ile Akşamsettin’e dua derdinde. Nefes alırsın sonra bin nefes yerine geçecek derken şöyle bir dolaşıp türbeyi. Yine yüzlerce mezar görüp keşke okuyabilseydim dersin tarihin en yüce sayfasından koparılmış mezar taşlarını… Sandukanın başına oturur biraz ağlarsın. Nereden geldik nereye gidiyoruz sanki… Hoş geldin der gibi sallanır yeşil derin ağaçlar tepende ve dokunursun içine dokunan seni bir bir dokuyan tarihe ve anlarsın “ÇAĞIRAN” burada… “ÇAĞRILDIK” dersin… Kolay mı kalem ehliyim diye gezmek var önce bir dua eyle fetihler yapanın kalbini fethedene…

Bir namaz nasiptir orada o vakit de çağrılman bundandır bilmez öylece hecelersin sonra… Kimdir dersin de azıcık bilgin yetmez olur sana, kimdir Akşemsettin Hz.? Türbe kenarına dikilmiş tabelaya bir bir göz gezdirince anlarsın sonra;

AKŞEMSEDDİN HZ.

15.yüzyılın sofilerinden olup, asıl adı Şemseddin Mehmet’tir. 1389 yılında Şam’da doğmuş olup, Suhreverdi neslinden Hz. Ebubekir’e dayanır. 7 yaşında hıfsını tamamlamış, sonra Amasya’ya yerleşip, Arapça, Farsça ve Tıbba önem verip, mikropları ilk o tarif etmiştir. Osmancık’ta müderrislik yapmış, sonra Hacı Bayram Veli’ye İntisab’ı düşünmüş ise de vazgeçip Halep’e hareket etmiş, yolda rüyada boynuna zincir takıldığını Hacı Bayram-ı Veli’nin çektiğini bununla ona bağlandığını tabir ederek geri döner, sonradan “zorla davete icap eden konuğun, hali budur gönlümüze girdin” sözüyle müridliğe kabul edilir. II. Murat İstanbul’u almak emelimdir değince Hacı Bayram-ı Veli Fatih’le Akşemseddin’i göstererek “Fetih bu çocukla bizim köseye nasip olacaktır” der. Fatih Akşemseddin’den ders alır. Akşemseddin daha sonra Göynük’e gelerek (1445) yerleşir. Fatih’le sabahlara kadar sohbet ederdi. Bir gün İstanbul’un zaptedileceği günü haber verir. Fetih günü Akşemseddin secdeye kapanmış, Fatih ile günün geldiğini hala kalelerin düşmediğini görüp üzülür.

Akşemseddin başını kaldırır. “Elhamdülillah kale feth olundu” der artık İstanbul feth olunmuş, Fatih ise memnundur. Fatih yaveri Ahmet Paşa’ya “Akşemseddin gibi bir zat’ı muhteremin devrinde bulunması fetihten duyduğum sevinçten daha büyüktür” demesi meşhurdur. Fatih Akşemseddin’in müridi olmayı arzuladıysa da Akşemseddin ona “Sen benim halvetime girersen devlet işlerini aksatırsın. Ben mesul olurum” diyerek vaz geçirir. Evliya Çelebi’nin rivayeti üzerine Fatih Akşemseddin’den Eyüp Sultan Hz’lerinin kabrinin bulunmasını rica eder. O da 77 Ehlullah ile kabri aramaya başlarlar. Akşemseddin bir meşe ormanına girerek 2 rekat namaz kılar. Bir secde daha yapar. Yapayalnız olmadığı halde kendinden geçer gibi olur, kafasını kaldırır. “Müjdeler olsun Hüda seccademizi Eyüp kabri üzerine döşemiştir. Şurayı kazın” deyince, kazılır. Yeşil bir taş üzerinde Haza Kabri Eyübü’l Ensarı diye bir kitabe ve altında, sarı kefene sarılı ve sağ elinde tunç bir mühür ve hiç bozulmamış cesedi görülür. Fatih türbe ve imaretlerle Eyüp semtini kurar. Maddetül Hayat, Hallü Müşlükat, Risaletün Nuriyye kitapları vardır. 1459 yılında vefat etmiş, türbesini Fatih yaptırmıştır. Hamdullah, Nurullah, Emrullah, Feyzullah, Sadullah, ve Nuril Hüda isimli oğulları vardır.

Karagün dostu imiş Fatih’in Akşemseddin. Ki yüzünden leman etti anı fethi mübin. Nusratı çeşmi hakikatle görüp verdi haber. Böyle her karın uzaktan görür erbabı yakın.
Akşemseddin Hz. Vakfı

 

Anlamak yetmez bazen. Anlamak için bulmak, bulmak için aramak, aramak için niyet gerek, Niyet edersin yola düşmek için lakin fırsatlar çıkmaz. Fırsat yaratanlar var edenler çağıranlar olur bazen. Asıl çağıran dünyalık çağırana vesile olur bazen seni yola düşürür… Efendim işte bizde böyle düştük yola; Tarih çağırdı, doğa çağırdı, Akşemseddin Göynük elinden buyurdu da vardık gördük hemhal olduk bilip ama eremediğimiz Bolu Şehrine. Meğer ne çok yeri varmış görülmeye erilmeye değer… Abant’ta dinlenip, Göynükte Akşemseddin elinde Süleymaniye Camii bahçesinde demlendik…

Vakit oldu akşam Bolu Medeniyet Okulu öğrencileri bizi bekler. Vardık. Tanıştık halleştik. Onlardan çok biz şanslıydık. Başka bir coğrafya da başka, güzel, okuyan, kelamın tadını içselleştirmiş öğrencilerden sorular aldık imzalar verdik. Ne güzel sorular sordular gülümseten cevaplar aldılar. Onlar dinlerken bende yazar büyüklerimi dinleyip bir sürü pay çıkardım kendime. Öğrenmek üzerine hal üzerine hatır gönül üzerine ve kaybedilen değerler üzerine çok dolu bir söyleşi oldu. Onlar da bizde çok şey kazandık. Gönül tanıdık. Gönüllerimizi tanıdılar ve gezi boyunca bu güzel genç arkadaşlar bizleri hiç yalnız bırakmadan koşturdular. Bir şey fark ettim o vakit. Ne güzel bu ülkenin gençlerinde hala devam ediyor bazı özellikler; Hürmet gibi saygı gibi nezaket gibi sorumluluk gibi ve dinlemek anlamak uygulamak gibi… Onlar beni geleceğe umutla bakmaya sevk ettiler…

Yetmedi göllerin yedisini görmeyi diledik sonra.  Ve gittik gördük. Sorduk eğleştik. Doğanın içinde çadır kurup dinlenen ailelerden tutun da çocuklara varıncaya kadar yüzler hep şendi. Hele çivi kullanılmadan ahşaptan yapılmış geçmeli evlerin kiraya verilerek herkesin dinlenebilmesi ihtiyacına açıldığını duymak beni çok heyecanlandırdı ve en kısa zamanda kitaplarımı bilgisayarımı kalemimi ve not defterlerimi alarak orada uzun bir tatil yapıp ahşap kulübelerde yeni bir roman yazmaya karar vermek Allah nasip ederse beni gelecekten çağırdı… Tam yedi göl var dersem yalan olur. Yedi göl sadece o bölgede vardı. Bolu elinde 200 civarında göl bulunduğu söylendi ki ben hepsini görme duasını çoktan ettim. İnsan kaybettiği kendini buluyor bu ormanın karaçamın, doğu kayınının,  köknarın, gürgenin,  Nazlı, İnce, Sazlı, Derin, Büyük, Serin ve Kuru  7 Gölün  içinde büyüsünde bir kaybolup bir buluyor kendini… ve sonra ağaçların arasından bir ayı tilki kurt geyik çıkıverir ürpertisi hayır heyecanı ile sarsılıp dönüp dönüp arkanıza bakıyor bir korkuyor bir görmek için dilek tutuyorsunuz… Gölleri atlayıp huzuru oradaki uzun kalan misafirlere bırakıp sizi ve ekibinizi -Ha ekibimiz derken biz Konya Yazarlar Birliği ekibi olarak Konya Büyük Şehir Belediyesi ve Bolu Belediyesi desteğiyle “Yazılacak Çok Şeyimiz Var” Projesi kapsamında burada bulunuyoruz ama ben yeşilin ve mavinin heyecanı ile bunu demeyi çoktan unuttum –  Gölcük tepesi mesire alanında bizleri yemeğe bekleyen Bolu Belediye başkanı Sayın Alaaddin Yılmaz, Belediye Başkan Yardımcısı Sayın İhsan Ağcan ile buluştuk. Ekip olarak bizler Konya’dan;

TYB Konya Şube Başkanımız  Sayın Prof. Dr. Hayri Erten,  Dr. Mustafa Güçlü(Konya Aydınlar Ocağı Başkanı)  Melahat Ürkmez, Hüzeyme Yeşim Koçak, Saffet Yurtsever,  Ömer Lütfü Ersöz,  İsmail Detseli, Ahmet Çaycı,  Muammer Ulutürk, Kazım Öztürk, Serpil Yalçınkaya, Anuş Gökçe, Sadık Gökçe,  Mustafa Balkan,  Ahmet Kuş, Mehmet Ali Elmacı, Bekir Şahin, Ahmet Demirel, Atilla Yaramış, Bedir Köseoğlu,  Yusuf Özdemir, Ayşe Ünüvar, Medeniyet Okulu Öğrencileri ve gazeteci, yazar, fotoğraf sanatçısı, akademisyenler ile aile bireylerinden oluşan 44 kişi katıldık.

Gölcük’ün eşsiz coğrafyasında yemeklerimizi yedikten sonra göl çevresini dolaşırken içimden şunu dedim Allah ülkenin bütün göllerini Bolu eline koymuş ne bereketli şehir ki yaşayanlar bu güzelliğin farkında ve şükründe… Gölcük yüzeyinde Abant Gölünde bulunan nilüferlerden farklı nilüferlerde görüp fotoğrafladım. İnanılmaz bir şey öğrendim sonra. Göl içinde Nilüferler azalmaya başlayınca kendi imkânları ile nilüfer yetiştiren bir Bolulu vatandaş kova içerisinde tüm Nilüferlerini Gölcük Gölüne taşımız ve bizzat bakımı ile uğraşmaya devam ediyormuş… Hepsi öyle güzeldi ki anlatmak her gönle göre değişiyor. Fark ettim ki Bolu; Dağların ve Göllerin hüküm sürdüğü, Bolu Bey’inin ve Köroğlu’nun hala sırlı bir sisin içinden seslendiği yeşil ile mavin derinliğinde at koşturulacak misafirperver insanların gelenek göreneklerini yitirmeden devam ettiği bir şehir. Nereden anladınız derseniz; İçtiğim tarhana çorbasından, yerli baldan, keş peynirinden, benekli alabalık’ın yapılışında ki mahirlikten, kozalak reçelinden, altın otu öğüdünden ve kantaron yağı hikâyesinden diyebilirim… Ha bir de derim ki onca yer gezdim böyle ağırlanmadım Allah tüm Bolu halkından, Belediye Başkanı Sayın Alaaddin Yılmazdan, Sayın İhsan Ağcan’dan, Bolunun gönül insanları Sayın Dr. Mehmet Şener Yücetürk ile Sayın Dr. Musa Okur’dan ve Konya TYB Başkanımız Sayın Hayri Erten’den, Konya Büyük Şehir Belediyesinden. Gezi boyunca rehberliği ile bizleri hiç yalnız bırakmayan kılavuzumuz Muzaffer Yıldırım’dan ve bizleri her daim hoş gören değerli kardeşim Konya TYB çalışanımız Yusuf Özdemir’den razı olsun… Ne güzel oldu. Ne çok şey kazandık keşke tüm yazarlar bu şansa sahip olsalar teşekkürler Konya Büyük Şehir Belediyemiz ve teşekkürler Bolu Belediyesi…

Yolumuz Bolu Eline tekrar düşsün niyetiyle bin selam olsun efendim.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.